kosukavak
kosukavak

Site Rengi

Rumeli Balkan Stratejik Arastirmalar Merkezi

Milenyum Sonrası Yeni Güvenlik Algıları, Covid 19 ve Muhtemel Gelecek Senaryoları (II)

Süleyman ÖZMEN

RUPAM Başkanı


Süleyman Özmen

II. Soğuk Savaş Sonrası Güvenlik Yaklaşımları

Soğuk Savaşın sona ermesi, iki kutuplu sistemin değişimine yol açmış ve güvenlik çalışmalarının da çeşitlenmesine neden olmuştur. İki blok arasında İkinci Dünya Savaşını müteakip başlayan rekabetin son bulması, hem uluslararası ilişkiler hem de güvenlik çalışmalarının yeni bir görünüm edinmesine olanak tanımıştır.
Devlet davranışlarına yön veren temel olgu bakımından realist yaklaşımda yeni klasikçiler; insan doğasına işaret etmişlerdir. Doğa durumunda insanların hepsini birden belirlenimi altında tutacak genel bir pozitif yasanın varlığı söz konusu değildir. Dolayısıyla insanlar arasında sürekli şiddet eğiliminin ve ölüm korkusunun hüküm sürdüğü, herkesin kendi gücü ve olanaklarıyla yaşamda kalabilmek için her şeyi yapmaya hakkı olduğu, bu anlamda zaman ve mekân tanımayan sürekli ve genel bir savaş durumu söz konusudur. İşte bu nedenle Hobbes’un da ifade ettiği gibi herkes kendi yaşamını korumak ve güvenliğini sağlamak zorundadır.
Realist yaklaşımın diğer bir kolu olan neo-realistlere göre de devlet davranışlarını asıl kısıtlayan unsur uluslararası sistemin anarşik yapısı, yani aktörler arasında hiyerarşiden yoksun olan düzendir. Her hangi bir üst yönetimin olmadığı sadece siyasi açıdan eşit varsayılan aktörler tarafından düzenlenen uluslararası sistemde bir devletin varlığı sahip olduğu güçle doğru orantılı olarak temin edilebilir. Zira muhtemel bir askeri saldırı durumunda başkalarının yardıma gelmesi kesin değildir. Bu durumda geçerli kural “self-help” denilen ve herkesin kendisini koruması ve ulusal çıkarları doğrultusunda hareket etmesini gerektiren durumdur. En üst ulusal çıkar da devletlerin varlıklarını sürdürmeleri, yani güvenliktir. Bir diğer ifadeyle devletin öncelikli amacı hayatta kalmaktır. Güvensizlik ortamıysa, işbirliklerinin ve ittifakların geçici olmasına zemin yaratmaktadır. Yani oluşturulan işbirliğine veya ittifaka güvenilmemesi, amaç veya araç olarak gücün pekiştirilmesi gerekmektedir.
İster “Doğa Durumu” isterse “Anarşik Yapı” doğru kabul edilsin, realist dünya görüşüne göre devletler uluslararası sistemin başat aktörleridir. Devletin bekâyla ilgili davranışlarına da esas olarak güvenlik olgusu yön vermektedir. Dolayısıyla güvenlik olgusunun varlık sebebi olarak tanımlanabilecek tehdit algılaması kabul edilebilir.
Soğuk Savaş sonrası dönemde küreselleşme sürecinin itici gücüyle tehdit olgusunda niceliksel bir artış ve niteliksel boyutta bir çeşitlenme meydana gelmiş olmasına rağmen majör etki yine güvenlik olarak belirlenmiştir. Bu yeni dönemde öncelikle askeri olduğu kadar ekonomik, sosyal, dini ya da kültürel, ideolojik, çevresel, toplumsal ve sağlıkla ilgili yeni tehdit unsurları ortaya çıkmıştır. Ayrıca tehdit tek boyutlu, devletten devlete olma klasik konumundan çıkmış, asimetrik ve çok boyutlu olduğu bir konuma ulaşmıştır. Böylece risk ve tehditlerin kaynağının, zamanının ve şeklinin önceden tahmin edilmesinin güçleştiği, hatta neredeyse imkânsız bir hale geldiği, yeni mücadele alanının bütün dünya olarak ortaya çıktığı bir duruma gelinmiştir. Devletler özelinde güvenlik askeri ve ekonomik açıdan öncelikliyken, farklı kuramlar bireyin ekonomi güvenliği veya çevresel güvenlik gibi kaygılarını paylaşmıştır. Ayrıca enerji güvenliği gibi, ekonomi güvenliğiyle bağıntısı olabilecek konular da önem kazanmaya başlamıştır.
SSCB’nin dağılmasıyla; iki kutuplu yapıdan çok kutuplu yapıya geçilmiş, Soğuk Savaşın statik yapısı sona ermiş, uluslararası sistem ve alt-sistemler dinamik bir yapı kazanmaya başlamıştır. Yeni fırsatların yanı sıra yeni riskler, tehlikeler ve tehditler de bu süreçte yeniden şekillenmektedir. Modern dünyada simetrik tehdit algılamalarından asimetrik tehdit algılamalarına geçiş olmuştur.
Dünyada yaşanan gelişmeler beraberinde yeni güvensizlik ve belirsizlik ortamlarını getirmiş ve modern dünyanın güvenlik kuramlarında bir takım revizyonist gelişmeler belirmeye başlamıştır. Bu çalışmalarda global düzeyde inisiyatif alarak öne çılan iki okul bulunmaktadır.
Bu okullardan birisi, Kopenhag Okuludur. Bu okulun önde gelen kuramcıları ise Barry Buzan ve Ole Waever’dir. Kopenhag Okulu’nun temeli 1985’te Kopenhag Üniversitesi’nde “Barış ve Çatışma Araştırma Merkezi”nin kurulmasıyla atılmıştır. Diğer okul ise Galler’de yerleşik Aberystwyth Okuludur. Bu okulun önde gelen kuramcısı ise Ken Booth’tur. İşte günümüz dünyasının kaotik ortamında güvenlik konusu hakkında ortaya konulan kuramlar, Batı dünyasında yer alan bu iki global okulda genel olarak bu üç Batılı akademisyen tarafından ortaya konulmaktadır. Dolayısıyla modern dünyada yeni güvenlik kuramlarıyla ilgili çalışma yapmakta olan akademisyenlerin çoğu bu kuramcıların fikirlerinden istifade etmek durumunda kalmaktadır. Bu da günümüzde güvenlik konuları hakkında fikir üretimi ve akademik araştırmalarda Batı endeksli politikaların global düzlemde yaygınlaşmasına yol açmaktadır.
Güvenlik kelimesi en basit tanımıyla tehditler, kaygılar ve tehlikelerden uzak olma hissi anlamına gelmektedir. Güvenliği uluslararası ilişkiler disiplininde kavramsal açıdan ilk ele alan Arnold Wolfers’a göre güvenlik, kazanılan mevcut değerlere yönelik bir tehdidin olmaması halidir. 1990’larda güvenlik kavramına yeni bir açılım getiren Barry Buzan, güvenliği devletlerin ve toplumların tehditlerden kurtulma arayışları ve bağımsız kimliklerini ve işlevsel bütünlüklerini koruma yetenekleri olarak tanımlamaktadır. Richard Ullman ise farklı bir yaklaşımla, güvenliği bir ülkenin vatandaşlarının hayat standardı ve kalitesinin devlet tarafından garanti altına alınması olarak yorumlamaktadır. Tüm bunlar günümüzde güvenlik konusunun geçmişten farklı algılandığını göstermektedir ve gelecekte de farklı algılanabileceğinin işaretidir.
Bir zamanlar dünya politikasının görünümü de bugünkü gibi değildi ve gelecekte de muhtemelen böyle olmayacaktır. Bir başka deyişle, dünyada var olan siyasal durum, yani siyasal birimler, bunlar arasındaki ilişkiler ve bunun sonucu doğan yapılar farklı dönemlerde farklı biçimler almış ve gelecekte de alma potansiyeline sahiptir.

Bu bağlamda Nye ve Welch, dünya politikasının üç temel biçim aldığını ifade eder:
 “Otoritenin temasta olduğu ve dünyanın büyük bölümünü denetim altında tuttuğu “dünya imparatorluğu sistemi”,
 Bağlılıkların ve siyasi yükümlülüklerin öncelikle siyasi sınırlar tarafından belirlenmediği “feodal sistem”,
 Görece bütünlüklü olan, fakat üst bir yönetimi bulunmayan devletlerden meydana gelen “anarşik devletler sistemi”.”

Nye ve Welch’in söz ettiği bu dünya politikası biçimleri kronolojik olmaktan ziyade kuramsaldır; çünkü onlara göre örneğin anarşik devletler sistemi M.Ö. 5. yüzyılda Çin ve Hindistan’da ya da Antik Yunan’da da görülmüştür.
Eleştirel Kurama göre güvenlik, aktörlerin yaptıklarına, beklentilerine ve aktörler arası etkileşime bağlı olarak algıda şekillenen bir olgudur ve sübjektif bir nitelik taşır. Eleştirel kuramın önde gelen kuramcılarından Cox, Linklater ve Habermas’a göre küresel güvenliği tehdit eden güncel sorunlar şöyledir:
 “Batı toplumlarının aşırı tüketimcilik modelinin ve endüstrileşmenin yarattığı çevresel felaketler,
 Sosyal çatışmalardaki ana faktörlerden eşitsizlik sorunsalı,
 Uluslararası finansal sistemdeki çöküntü,
 Güç ve bilgi ilişkisi çerçevesinde insanlığın tekil bir medeniyet olarak ele alınma riski ve buna bağlı olarak bireysel özgürlüklerin sınırlandırılması ve
 BM Güvenlik Konseyi örneğinde olduğu gibi güçlülerin güvenliğinin ön planda olması”.
Kısaca küreselleşmenin tarihsel süreç içerisinde eşine az rastlanır şekilde bireyi ekonomik, siyasal ve sosyal hayatta daha güçlü ve daha etkin, sahip olduğu bilgiyle daha değerli, kimliğini bir devletin tebaası olmanın ötesinde belirleme konusunda daha özgür, sınırın ötesindekilerle iletişim ve etkileşim kurmada daha yetkin bir duruma getirdiği söylenebilir. Benzer niteliklerin bu bireylerin oluşturdukları devlet-altı ya da devlet-üstü topluluklar için de söz konusu olduğu düşünüldüğünde, güvenlik olgusunun salt süjesinin devletler olarak kalması beklenemezdi. İnsan güvenliği kavramında ifadesini bulan bireyin, bireyin sahip olduğu kimliğin, birey refahına etki eden ekonomik, sosyal ve siyasal varlıkların, kültürel, psikolojik, çevresel, sağlıkla ilgili şartların, kısaca yaşam şeklinin korunup kollanması gerekliliği ortaya çıkmıştır.
Güvenlik konusundaki genel dünya politikasına ilişkin bu yaklaşım, elbette yanlış olmamakla birlikte, bize tarihsel değişimi, bunu belirleyen etkenleri ve bu çerçevede “uluslararası ilişkiler” denilen özel dünya politikası biçimini yeterince açıklamamaktadır. Bu nedenle burada dünya politikasının aldığı farklı biçimler ve bu çerçevedeki değişim, belli bir tarihsellik içinde birtakım değişim ölçütleri çerçevesi içerisinde ele alınmıştır.

III. Dilemma: Savaş ve Güvenlik, Günümüz Savaşları
Günümüzde güvenlik hakkında yazılmış birçok kitap ve makale bulunmaktadır. Bu kitaplarda yer alan tanımlarda güvenlik için özetle “tehditler, kaygılar ve tehlikelerden uzak olma hissidir” veya “kazanılan mevcut değerlere yönelik bir tehdidin olmaması” halidir denir.
İnsanlık tarihi, savaşların ve şiddetin tarihidir. Özellikle son yüzyılda savaşların küreselleştiği, savaş ve çatışma ortamlarının sivillerin yaşadığı metropollere ulaştığı, nereden gelebileceği belli olmayan asimetrik tehditlerin fazlalığı ve çeşitliliği güvenlikten bahsetmenin anlamsızlığını ortaya koymakta ve her geçen gün bu konuyla ilgili revizyonist uygulamalar gündeme getirilmektedir.
Günümüzde savaş ve şiddet tüm dünyanın gündemindedir. 5000 yıllık insanlık tarihinin yalnızca 292 yılı savaşsız geçmiştir. İnsanlar M.Ö. 3600 yılından bu yana birbirleriyle 14361 kez savaşmış ve bu savaşlarda 3 milyar 640 milyon insan hayatını kaybetmiştir.
Günümüzde savaşlar dördüncü nesil savaşlar olarak adlandırılmaktadır. Dördüncü nesil savaş, harp ile siyasetin, asker ile sivilin, barış ile çatışmanın, savaş alanı ile emniyetli bölgenin aralarında bulanık hatların olması olarak nitelendirilmektedir.
Savaşlar ve şiddet olayları zaman zaman katliamlara, sürgünlere, göçlere ve asimilasyonlara yol açmıştır. Bundan ötürü insanlar derin acılar yaşamıştır. Yaşanan acıların her bireyde ve toplumda farklı travmatik etkileri ve buna bağlı olarak ise farklı tepkileri olmuştur.
Bir tarafın siyasi veya iktisadi çıkarlar elde etmeye ve diğer tarafın korumaya çalışması temelinde, bireyden paktlara kadar var olmuş, var olacak bir rekabet sürecinde güç kullanma, “güven” olgusunu “risk” le birlikte ele almayı gerektiriyor. Paradigmatik bir durumu tanımlayan risk ve güvenlik, uluslararası hukuk ve ilişkilerin değişimi ile doğru orantılı bir tartışma zemini ortaya çıkarıyor. Sürekli olarak parametrelerin tespitini zorunlu hale getiriyor.

Günümüzde risk ve güvenlik parametrelerine bakıldığında genel olarak şunlar görülebilir:
 Güvenliğin ucu açık bir kavram olduğu,
 Birine güvenlik anlamına gelen, diğerine güvensizlik anlamına gelebileceği,
 Günümüzde güvenlik paradigmasının Batı merkezli olarak kurgulandığı.

Dolayısıyla bu bağlamda Batı merkezli olarak kurgulanan yenidünya sisteminde Doğuda yer alan ülkelerin zayıf ve karmaşa içinde bırakılması için sıklıkla negatif yönde manipüle edildiği önermesi yapılabilir.

Dünya tarihinin biraz da savaşların tarihi olduğunu söylemiştik. Şimdi biraz da savaşların tarihine göz atalım. Savaşın Evrimi;
 Tarih öncesi savaş,
 Antik çağlarda savaş,
 Orta Çağda savaş,
 Barutlu silahlarla savaş,
 Sanayi Çağında savaş,
 Günümüzde savaş (Dördüncü Nesil Savaş)

Dördüncü Nesil Savaş: En basit tanımı esas hasım tarafların bir devlet olmayıp onun yerine şiddetli bir ideolojik ağ olduğu herhangi bir savaşı içermektedir. Bu terim, terörizme ve asimetrik savaşa benzerlik göstermesine rağmen çok daha kapsamlıdır.
Karmaşık ve uzun dönemli, terörizmi kullanan, toplumun algılarını istediği şekilde yöneten, milli olmayan veya milli sınırları aşan kimliğe ve toplumların kültürüne ve değerlerine doğrudan tecavüz eden bir mahiyette tezahür etmektedir.
Tüm bu açıklamaların ışığında alt konu başlığında kullanılan Dilemma (ikilem) kelimesi çıkmaktadır. Günümüz insanlığı tüm bu karmaşa ve asimetrik tehditler altında yaşamak zorunda kaldığı kaotik ortamda kalıcı barışı nasıl tesis edebilecektir?
Küreselleşen savaş ve çatışma ortamlarında, tehdidin nereden gelebileceğinin şüphesiyle yaşamak zorunda kalan insanoğlu için güvenlikten bahsetmek anlamsız değil midir? Tüm bunlar günümüzde güvenlik yaklaşımlarının öznel ve göreceli bir doğaya sahip olduğunu ortaya koymaktadır.
Görüldüğü gibi soğuk savaş sonrası güvenlik yaklaşımları güvenlik kavramını genişletmiş ve derinleştirmiştir. Güvenlik anlayışları, klasik güvenlik paradigmasını sorgulamaya başlamıştır. “Kim için, ne için, nerede, nereye kadar ve nasıl güvenlik?” soruları çerçevesinde alternatif güvenlik çalışmaları gündeme gelmiştir. Bu kapsamda devlet merkezli realizmin klasik güvenlik parametreleri sorgulanmıştır. Eleştirel, postmodern, feminist ve konstrüktivist (inşacı) kuramlar öne çıkmıştır.
İnsanoğlunun geçirmiş olduğu tüm süreç ve evrelerde hayatta kalma becerisini sergileyen millet ve kavimlerin, sadece iyi liderler tarafından organize edilmiş olarak yönetilen toplumlar veya topluluklar olduğu görülmektedir. Organize olmuş güç ve kudret hayatta kalabilmenin temel şartıdır. Zira tabiat kurallarının temel alındığı hayatta kalma becerisi hümanizme ihtiyaç duymamaktadır. Yeryüzü ve gökyüzü hümanist veya romantik olamayacak kadar realist ve acımasızdır.

IV. Günümüzde Güvenlik
Brauch’a göre güvenliğin anlamı genel olarak belirsiz ve esnektir. Kavramsal dörtlü kuralına göre güvenlik, istikrarlı barış ve bölgesel kalkınmayla doğrudan ilgilidir. Buna karşın aşağıda da görüldüğü üzere 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin ortaya koyduğu yeni “Ulusal Güvenlik Stratejisi” dünyanın yeniden şekillenmesine yol açmıştır.

ABD 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında “NSS-02” adında, 17 Eylül 2002’de resmileşen “Ulusal Güvenlik Stratejisi”ni hazırlamıştır. Adı geçen stratejide 4 ana başlık oluşturulmuştur. Bunlar şöyledir:
 Önleyici Savaş,
 Askeri müdahale ve öncecilik, (ön alma)
 Yeni karşılıklılık, (misliyle karşılık vermek / nispi şiddetinde müdahale)
 Demokrasiyi yayma. (yumuşak güç / soft power)

ABD’nin ulusal güvenlik anlayışında, 11 Eylül 2001 sonrası, konvansiyonel ve nükleer tehdidin yanı sıra, kitle imha silahları ve söz konusu silahları kullanan, devlet dışı aktörler yani terör örgütleri, yine ABD’nin bakış açısıyla “haydut devletler” ya da “başarısız devletler” öncelikli tehdit haline gelmiştir. Öyle ki, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından toplanan NATO Olağanüstü Zirvesi’nde terör öncelikli tehdit algılaması kapsamına girmiştir. Yani, ABD, ulusal güvenliğini NATO zemininde dost ve müttefikleri çerçevesinde küreselleştirmiştir. 2002’deki Afganistan işgali bu tehdide dayandırılmış, uluslararası kamuoyunda kabul görmüştür. ABD, Eylül 2002 Ulusal Güvenlik Stratejisi kapsamında uluslararası hukukta yer almayan “önleyici savaş” kavramını, Afganistan ve Irak işgali dâhil, uluslararası pek çok operasyonda ulusal güvenliği açısından meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanmıştır.
Dolayısıyla güvenliğin temel parametreleri bu gelişmeler ışığında değişmiştir. Günümüzde klasik güvenlik anlayışından yeni güvenlik anlayışına geçiş yaşanmaktadır. Güvenlik paradigması, küreselleşmeyle birlikte ulusal ve uluslararası güvenlikten küresel güvenliğe doğru uzanan geniş bir düzlemde değişim ve dönüşüm yaşamaya başlamıştır.
Yeni sistemde güvenlik, tek bir aktör tarafından sağlanamayacak kadar karmaşık, çok boyutlu ve karşılıklılık içeren bir hal almıştır. Güvenlik kavramsal çerçevede hem tehdit ve saldırı unsurlarını hem de savunma, önlem ve caydırıcılık öğelerini birlikte içerir (Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü, Stratejik Vizyon Belgesi, 2014: 1-2).
Güvenlik algıda şekillenir ve sübjektif bir kavramdır. Örneğin ABD’nin Orta Doğu’da güvenliği sağlaması, İran için güvensizlik ve tehdit unsuru olabilir. Bununla birlikte bir diğer Orta Doğu ülkesi Suudi Arabistan için ise bölge ülkelerinden gelebilecek tehditlere karşı bir güvenlik şemsiyesi ve güç unsuru olabilir.
Günümüzde klasik güvenlik paradigmasının temel ilgi alanı, devletlerin bekâlarına yönelik tehditlerle mücadele etmek amacıyla geliştirmeleri gereken askeri imkân, kabiliyet, kapasite ve stratejilerdir.
Soğuk Savaş dönemi güvenlik paradigması, “güvende olma durumu” yerine “güvende olmama durumu” üzerine inşa edilmiştir. Yani güvensizlik ekseninde kurgulanmıştır. 11 Eylül sonrası, asimetrik tehdit algılamalarına geçişi simgeleyen yeni bir güvensizlik ve belirsizlik ortamını beraberinde getirmiştir. Klasik dost-düşman ayrımı, geçmişte belirli sınırlar içinde algılara yerleştirilmişken, bugün dost ve düşman tanımının yapılması daha da zorlaşmaktadır.
Günümüzde güvenlik paradigmasının Batı merkezli kurgulanması, toplum güvenliği kavramından Batı toplumlarının güvenliğinin anlaşılmasına yol açmıştır. Benzer şekilde 11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin kendi ulusal güvenliğini küresel güvenlikle özdeşleştirerek Afganistan ve Irak’ta binlerce sivili öldürmesi, klasik güvenlik anlayışının indirgemeci, ben-merkezli ve tekdüze boyutunu göstermektedir.
11 Eylül saldırıları, mizansen olarak veya fırsat görülerek, küreselleşme olgusunun etkinlik alanını genişletmesiyle birlikte, uluslararası alanda güç rekabeti için, güç kullanmaya yeltenen tarafın meşruiyet sağlamaya çalışmasının ilk örneği sayılabilir. Konvansiyonel dönemde psikolojik savaş olarak tanımlandığı biçimiyle gri propaganda ile dünya siyasasında güç kullanımı için meşruiyet yaratılmaktadır.
Ayrıca iletişim devrimiyle birlikte bireylerin güvenliği, savaş ve çatışmalar dışında da her an her yerden gelebilecek tehditlerle karşı karşıya kalabilmektedir. Bugün Şangay’daki bir hacker Londra’daki bir bilgisayara saldırıda bulunabilmekte ya da GDO’lu bir ürün dünyanın bir diğer bölgesindeki insanların genetik kodlarını etkileyebilmektedir.
Kimliğin ve kültürlerarası önyargının güvenlik güvensizlik üzerindeki etkisine ilişkin örnekleri, 1990’dan günümüze kadar geçen süreçte Balkanlar, Afrika, Kafkaslar, Orta Asya ve Orta Doğu gibi dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan etnik çatışmalarla çoğaltmak olasıdır.
(Devam edecek)

 Dr. Öğr. Üyesi, Süleyman Özmen, İstanbul Rumeli Üniversitesi Küresel Politikalar Araştırma ve Uygulama Merkezi (RUPAM) Müdürü
E Posta adres : suleyman.ozmen@rumeli.edu.tr

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ