kosukavak
kosukavak

Site Rengi

Rumeli Balkan Stratejik Arastirmalar Merkezi

Milenyum Sonrası Yeni Güvenlik Algıları, Covid 19 ve Muhtemel Gelecek Senaryoları (III)

Süleyman ÖZMEN

RUPAM Başkanı


Süleyman Özmen*

V. Nasıl Bir Gelecek ve Sonuç
“Hissi Kablel Vuku”, eski dilde olabilecekleri hissetmek anlamına gelir. Yani bir çeşit öngörü demektir. Günümüz dünyasında güvenliği nasıl yorumlamamız veya nasıl algılamamız gerektiğiyle ilgili konulardan daha önce bahsetmiştik. İnsanlık tarihinin, savaşların tarihi olduğu tespiti de yapılmıştı. Maalesef insanlık tarihi süresince yaşanmış ve halen yaşanmakta olan savaşların hepsinin ortak melodisi öldürmektir. Savaşları daha çok öldüren ve daha çok yıldıran taraf kazanır. İnsanoğlunun yapmış olduğu bütün silahlar, mühimmatlar, geliştirmiş olduğu savaş teknolojileri ve yetiştirmiş oldukları askerler veya teröristler hepsinin ortak amacı daha çok öldürmektir. Dolayısıyla savaş ve barış her zaman kendi içinde bir paradoks yaşar.
Klasik güvenlik yaklaşımları, günümüz kriz ve kaoslarını yorumlamada ve kronikleşmiş sorunlara çözüm üretmede yetersiz kalmıştır. Klasik güvenlik paradigmasının temel araçları, güvenliğin tesisi ve mevcut düzenin korunmasında işlevselliğini kaybetmeye başlamıştır.
Birleşmiş Milletler kendisini “adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş” olarak tanımlamaktadır. Temel hedefi de savaş belasından gelecek nesilleri korumaktır.
Temel kuralı da hepimiz bir ötekinin güvenliği için sorumluluk paylaşmamız gerektiği gerçeğidir. BM, “Daha güvenli bir dünya için daha çok sorumluluk paylaşmalıyız” görüşünü savunmaktadır. BM’nin bu samimi ifadelerine rağmen günümüzde güvenlik paradigması maalesef Batı merkezli olarak kurgulanmıştır. Oysa tüm insanlık için güvende olma hissi ve algısı çok önemlidir ve temel soru; “çatışma bölgelerinde yaşamak zorunda kalan acı çeken insanlara güvenlik hissi nasıl verilebilir?” şeklinde olmalıdır.
Bir Rus atasözü “Ebedi barış sadece bir sonraki savaşa kadar sürer” der. Bir Somali atasözü ise “Sorunlarını barışla çözemeyen savaşla da çözemez” der. Bir Yahudi atasözü de “En kötü barış en iyi savaştan daha iyidir” der. Görüldüğü gibi esasında tüm insan kültürlerinin doğasında savaşa karşı haklı olarak bir karşı koyma vardır. Ancak tüm bu karşı koymalara rağmen savaş her seferinde kontrolsüz olarak patlak verir ve gelişir.
Savaş olmaksızın da her gün 30.000 çocuk kıtlık nedeniyle ölmekte ve bu rakam yılda 11 milyonun üzerine çıkmaktadır. 2.8 milyar insan günlük 2 doların, 1.2 milyar insan ise 1 doların altında yaşamaktadır. 2000 yılının sonunda 22 milyon insan AIDS nedeniyle hayatını kaybetmiştir (https://borgenproject.org/15-world-hunger-statistics/).
Teoriler ışığında güvenlik, savaş, barış ve çatışma çözümleri üretmeye çalışan BM halen merkezi bir role sahiptir ve etkinliğinin arttırılmasına yönelik girişimlerde bulunmaya devam ettiği söylenmektedi. Bununla birlikte otorite veya egemenlik devri esas olmadığından, özellikle savaş ve çatışmaları durdurma yönünde salt yaptırım gücü de bulunmamaktadır.
Esas olarak medeniyet merkezlerindeki kayma güvenlik algılarını belirlemektedir. Gücünün zirvesinde olduğu söylenen Batı’nın uygarlık ve insanlık adına samimi olarak adaleti tesis etmek istemesiyle dünyada güvenlik mümkün olabilir. Fakat acaba Batı bunu istemekte midir? Zira 1700’lerde yaklaşık 1000 senenin sonunda eline geçirmiş olduğu dünya hâkimiyetini bırakmaya hiçte niyeti yok gibi görünmektedir.
Bu kapsamda algı yönetimi operasyonları da genellikle hükümetler arasında, hedef ülke ve vatandaşları arasında ulusal ve uluslararası arenada yürütülmektedir. Toffler’e göre, Üçüncü Dalga, sanayi sonrası toplumudur. 1950’lerden bu yana çoğu ülke, İkinci Dalga Toplumundan Üçüncü Dalga Toplumu olarak adlandırılan sürece doğru ilerlemektedir. Bunu açıklamak için kendi ürettiği süper-sanayi toplumu gibi terimleri ya da başkalarının tanımladığı (Bilgi çağı, Uzay Çağı, Elektronik Çağ, Global Köy, Teknetronik Çağ, tekno-bilimsel devrim gibi) terimleri kullanır. Günümüzde belirli derecelerde bireyselleşme, ayrışma, bilgi-tabanlı üretim ve değişimin hızlanması, Toffler’ın anahtar ilkelerinden biri olan “değişim doğrusal değildir ve geriye, ileriye ve yana doğru gidebilir” şeklinde ifade edilmektedir.
Güvenlik kültürü, dünyamızda güvenlik sorunlarının farklı kültürler arasında nasıl ele alınması yollarını ifade eder. Genellikle insanların güvenliği konusunda paylaşılan tutum, bulundukları toplumun inanç, algı ve değerlerini yansıtmaktadır.
Birleşmiş Milletler Sözleşmesinde, “Biz Birleşmiş Milletlerin halkları, büyük ve küçük tüm ulusların, tüm erkek ve kadınların eşit haklara sahip olduğunu ve insan kişiliğinin onur ve değerlerine ve temel insan haklarına saygı duyduğumuzu teyit ederiz” denmektedir. Buna karşın Huntington’un da belirttiği gibi, çatışmalar Batı medeniyetleri ile diğerleri arasında olacaktır. Huntington’a göre, Batılı olmayan medeniyetlerin üç tercih hakkı vardır. Bunlar ise şöyledir:
 Kendilerini izole etmeleri ki bu çok zordur.
 Batı medeniyetini kabul etmek.
 Batılı olmayan tüm diğer güçlerin Batıyla mücadele edebilmeleri için ekonomilerini ve askeri güçlerini birleştirmeleri gerekir.
Huntington 2000 sonrası dünya düzeni veya düzensizliği konusunda bir öngörüde bulunmuştur. Bu taraflı öngörü, medeniyet merkezindeki kaymanın ve dünya üzerinde yaşanmakta olan siyasi manipülasyon ve çatışmaların nedenlerini açıklayabilir. Burada da uluslararası demokrasi hakkındaki kirli sır devreye girer. Bu sır, Batılı ülkelerin demokratik olduklarına ve her zaman dünyada mağdur halkların yanında durduklarına dair ortaya koydukları söylemdir. Oysa toplumsal benliğe yerleşmiş mağduriyet hissi, umutsuzluk ve sahip olamama duygusu insanları daha fazla güvensizlik sarmalına itmekte ve Batı’dan uzaklaşmalarına yol açmaktadır.
Sonuç olarak, 1700’lü yıllardan itibaren medeniyet merkezindeki kayma Batı lehine olmuş, SSCB’nin dağılmasıyla iki kutuplu yapıdan çok kutuplu yapıya geçilmiş, simetrik tehdit algılamalarından asimetrik tehdit algılamalarına geçiş yaşanmış ve BM Güvenlik Konseyi örneğinde de olduğu gibi güçlülerin güvenliği ön planda olmuştur. Küresel güvenlik konularına ilişkin politikalarda hegemon aktör (veya aktörler) belirleyici bir role sahip olmuş ve özet olarak, modern dünyada güvenlik algısı 2020 senesi itibariyle Batı eksenli olarak algılanmaya devam etmektedir.
Soğuk Savaş döneminin sona ermesine kadar düşman belli, ortaya çıkardığı tehditler açık ve verilebilecek uygun karşılık tahmin edilebilir olmuştur. Küreselleşen günümüz dünyasında güvenlik kavramının anlaşılabilir, güvenilebilir ve devamlılık arz eden bir tarifini yapmak ya da herkesin üzerinde anlaşabileceği sınırlarını ve çerçevesini ortaya koymak zorlaşmıştır. Yenidünya düzeninde ulusal ve uluslararası güvenlik sorunları iç içe geçmiş, aralarındaki ayrım gittikçe belirsizleşmiştir. İnsanoğlu kendisini bir anda tehdidin tam olarak nereden geldiği belli olmayan 4ncü Nesil Savaş niye adlandırılan bir savaşın ortasında bulmuştur. Ekolojik ve çevresel tehditler en az askeri tehditler ve hatta yerine göre daha fazla güvenlik algısı üzerinde tesir etmeye başlamıştır.
Bir dünya görüşü olarak üretilen sanayi devrimi sonrası ideolojiler, karmaşık toplumsal yapıları anlamayı mümkün kılan niteliğe sahiptir. Bu sayede insanlar, yaşadıkları toplumların sosyo-politik gerçeklerine ilişkin mantıksal çıkarımlar yapma imkânı bulurlar. İdeolojiler arası karşılaştırma yapmak, geçmiş ve gelecek arasında bağlantı kurmada yardımcı olur. Ayrıca yapılan bu karşılaştırmalar, söz konusu ideolojilerin geçerliliği hakkında yorum yapabilmeyi sağlar.
2nci Dünya Savaşı sonrası dönemin ideolojik çatışması kapitalizm ve sosyalizm arasında yaşanmıştır. Üretim araçlarının özel mülkiyetinin kime ait olacağı üzerinden şekillenen çatışmada kapitalizm, dünya genelinde kabul görmüş bir ideoloji olarak kalmaya devam etmiştir. Sosyalizm deneyimi geçiren ülkeler ise, piyasa ekonomisine geçiş için çeşitli reformlar yapmak zorunda kalmışlardır.
SSCB sonrası süreçte ise Kapitalizm ve globalizm uzun süre birlikte hareket etmiştir. Globalleşmenin hız kazandığı günümüzde, söz konusu birliktelik ayrılığa dönüşmüş gözükmektedir. Kapitalizmin, muhafazakârlığın değişime karşı olan özelliğini benimsemeye başladığı ve kapitalist dönemde oluşan değerlerin ve kurulan yapıların korunması gerektiğini ileri sürmesi bunu göstermektedir. Kapitalist ideoloji, iktisadî üretim, demokrasi, din, aile, eğitim, kültür gibi toplumsal değerlere fazla müdahale etmemiştir. Oysa dijital tabanlı olarak gelişen globalizm, paradan alfabeye, eğitimden aileye kadar neredeyse tüm mevcut kurumsal yapıları hedef almaktadır.
Globalizm ve kapitalizm arasındaki çatışmanın Milenyum sonrası yaşananlara bu yüzyıla şekil verdiği söylenebilir. Görüldüğü gibi Sanayi Devrimi sonrası üretilen ideolojiler birer birer önemini yitirmiş, anlam ve önemini kaybetmeye başlamıştır.
İnsanoğlunun hayatta kalma becerilerinde genel olarak sıçrama yaptığı üç büyük devrim vardır. Bunların ilki Tarım Devrimi, ikincisi Sanayi Devrimidir. Üçüncü devrim ise içinde olduğumuz Bilişim Devrimidir. Son 50 yıldaki bilimsel sıçramanın gelmiş geçmiş tüm bilimsel gelişmişlik düzeyini yakaladığından bahsedilir. Her bir devrimden sonra insanlık yeniden şekillenmiştir.
Dünyanın koronavirüs sonrasında hem siyasi hem de ekonomik olarak yeni bir hal alacağı konusunda kimsenin şüphesi yok. Şu anda koronavirüs ile mücadelede Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyada bir liderlik krizi yaşanıyor. ABD küresel bir güç olarak virüs ile mücadelede öncü rol üstlenemedi. AB ve kurumları krizle mücadelede yetersiz kaldı. NATO ise henüz aktif olarak virüs ile mücadeleye katılmış değil. Virüsün bu şekilde yayılmaya devam etmesi durumunda uluslararası sistemin güç yapısının değişeceği ve bunun küresel ölçekte hem siyasi hem de ekonomik sonuçlarının olacağı öngörülmektedir.
Yaşanan Covid 19 krizi küresel üretimin temel ilkelerini şimdiden sarstı, küresel tedarik zincirinde sorunlar yaşanmaya başladı. Hükumetler şirketleri, çok aşamalı, çok ülkeli tedarik zincirlerini yeniden değerlendirmeye zorluyor. Ortaya çıkan ekonomik hasar ve toplumsal çöküş, milliyetçiliğe, büyük güç rekabetine, stratejik ayrışmaya neden olacak gibi görülüyor. Uzun vadede, işletmelerin kapanması ve işsizliğin artması küresel büyümenin düşmesine neden olacak. Uluslararası sistem de büyük bir baskı altında kalacak. Ülkelerin kendi içerisinde yaşanacak istikrarsızlık çatışmalara neden olacak, otoriter eğilimler güç kazanacak.
Vatandaşlar ve şirketler kendi devletlerinden koruma beklerken, devletler de kendi kırılganlıklarını azaltmak için yeni arayışlar içerisine girecek. Sınırlarının kapatılmasında olduğu gibi dünyada tüm dünyada küreselleşme yavaşlayacak ülkeler daha korumacı politikalar izleyecek. Daha kapalı, daha fakir ve daha baskıcı bir dünya ile karşılaşma ihtimalimiz hiç de az değil. Şimdiden hükümetler krizi kontrol altına almak için olağanüstü tedbirler uygulamaya başladı. Çin vatandaşlarını dijital karantina aldı. Vatandaşlarının tüm hareketlerini yakından izlemeye başladı. Singapur, Güney Kore ve Çin virüsü kontrol altına alırken, İtalya’da yaşanan durum dünyada Batı ülkelerinin imajını zedelemeye başladı.
Çin, Rusya ve Küba zor durumda bulunan İtalya’ya yardım eli uzatıyor. Çin virüsün yayılmasında sorumlu olmasına rağmen uyguladığı baskıcı yöntem ve dijital kontrol sistemi ile dünyaya kendi propagandasını yapıyor. Hatta Çin kendi dilindeki anlamına uygun olarak krizi fırsata çevirmeye başladı bile diyebiliriz.
Dünyanın yeniden bir otoriterlik girdabına girmemesi için uluslararası sistemde liderlik sorununun çözülmesi gerekiyor. Berlin Duvarının yıkılmasından sonra varlığı sorgulanan, ancak dünyadaki değişime ayak uydurarak bugüne kadar varlığını korunan NATO için bundan sonra yaşanacaklara uyum sağlaması daha da önemli.
2010 Stratejik Konsepti ile birlikte küresel bir güvenlik teşkilatı rolüne bürünen NATO belirsizliğin ve öngörülemezliğin artacağı belki de kaotik şartların hâkim olacağı küresel sistemi; salgın hastalıklar ve küresel ısınmanın tehdit olarak kabul edileceği yeni bir güvenlik anlayışı ve teşkilatlanma ile üstleneceği liderlik sayesinde, yol kazasına uğratmadan demokrasi ve bireysel özgürlükler temelinde yeniden kurgulayabilir.
Sanayi Devrimi sonrası 1878 Krizi Birinci Dünya Savaşına yol açmıştı. Devamında Milletler Cemiyeti kuruldu. 1929 Krizi İkinci Dünya Savaşına yol açtı. Savaştan sonra Milletler Cemiyeti geçerliliğini kaybetti ve Birleşmiş Milletler kuruldu. 2000 yılına doğru SSCB dağıldı. Küreselleşmeyle ve devamında 2008 Kriziyle insanoğlu yeni tehditlerle yüzleşmek zorunda kaldı.
Covid 19’un tetiklediği yenidünya düzeni ve yeni sistemin ne olacağı merakla bekleniyor. Görülen Bilişim Çağının tekâmül etmesiyle birlikte bildiğimiz anlamda hükümetlerin ve ulus devletlerin yıkılabileceği ve yenidünya düzeninin 2050’ye kadar olan süreçte adım adım insanoğlunu yeniden şekillendireceği düşünülüyor.
Bill Gates ve bir çok fütürist son 10 yıldır küresel bir salgının yaşanabileceğini öne sürüyorlardı. Yine 2030 sonrasında yönetimlerin ulus devletlerin elinden çıkabileceği ve çok uluslu şirketlerin yönetimlerde aşamalı olarak söz sahibi olacakları ifade ediliyordu.
Çin’de başladığı söylenen Küresel salgınla birlikte Çin’de çok yeni teknolojiler kullanılmaya başlandı. Çin yönetiminin en az 2000 yeni teknolojiden faydalandığı söyleniyor. Polislerin kullandığı yapay zekâya sahip kask ve gözlükler, elektrikli araçlar, ülkenin tamamına yayılmış hızlı trenler, yapay zekâ çalışanlardan oluşan marketler, neredeyse her şeyin barkod sistemiyle işlediği bir ülke. Kısacası Çin, şimdiden geleceği yaşıyor ve çok yakın zamanda Çin’in bu deneyimlerinin tüm dünyaya yayılacağı söyleniyor.
Kısaca otoriter yönetimlerin bireyler üzerinde kontrolünün arttığı, her anımızın gözetlendiği ve kontrol edilebildiği bir gelecekle karşılaşacağımız ifade ediliyor.
Bu makalede, uluslararası ilişkiler dinamiğinde küreselleşme ve devamında yeni gelişen parametreler eşliğinde yeniden şekillenen güvenlik algısı, yenidünya ve muhtemel gelecek stratejileri belirlenmeye çalışılmıştır. Ancak milletler arasında karşılıklı işbirliğine dayalı samimi bir işbirliği tam olarak tesis edilemediği sürece kalıcı bir barışın kolay kolay mümkün olamayacağı düşünülmektedir.

 Dr. Öğr. Üyesi, Süleyman Özmen, İstanbul Rumeli Üniversitesi Küresel Politikalar Araştırma ve Uygulama Merkezi (RUPAM) Müdürü
E Posta adres : suleyman.ozmen@rumeli.edu.tr

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ