kosukavak
kosukavak

Site Rengi

Rumeli Balkan Stratejik Arastirmalar Merkezi

Milenyum Sonrası Yeni Güvenlik Algıları, Covid 19 ve Muhtemel Gelecek Senaryoları (I)

Süleyman ÖZMEN

RUPAM Başkanı

Süleyman Özmen*

 

Bu çalışmanın amacı; uluslararası ilişkiler epistemolojisinde yaşanan ve post-pozitivizme gidiş olarak adlandırılabilecek dönüşümü, yeni güvenlik paradigması kapsamında ele alarak modern dünyada çok boyutlu güvenlik anlayışının nasıl algılandığını kavramak ve yaşanan evrimsel gelişmelerin neticesinde insanlığın nasıl bir gelecekte yaşamak zorunda kalacağı öngörülmeye çalışmaktır.

 

Özet

İnsanoğlunun hayatta kalma becerilerinde genel olarak sıçrama yaptığı üç büyük devrim vardır. Bunların ilki Tarım Devrimi, ikincisi Sanayi Devrimidir. Üçüncü devrim ise içinde olduğumuz Bilişim Devrimidir. Son 50 yıldaki bilimsel sıçramanın gelmiş geçmiş tüm bilimsel gelişmişlik düzeyini yakaladığından bahsedilir. Her bir devrimden sonra insanlık yeniden şekillenmiştir. Sanayi Devrimi sonrası 1878 Krizi Birinci Dünya Savaşına yol açmıştı. Devamında Milletler Cemiyeti kuruldu. 1929 Krizi İkinci Dünya Savaşına yol açtı. Savaştan sonra ise Milletler Cemiyeti geçerliliğini kaybetti ve Birleşmiş Milletler kuruldu. 2000 yılına doğru SSCB dağıldı. Küreselleşmeyle ve devamında 2008 Kriziyle insanoğlu yeni tehditlerle yüzleşmek zorunda kaldı. 20nci yüzyılın temel ideolojik çatışması kapitalizm ile sosyalizm arasında gerçekleşmişti. 21nci yüzyılda ise bu ideolojik çatışmanın evrildiğine şahit olunmaktadır. 21nci yüzyılın temel ideolojik çatışması ise globalciler ile kapitalistler arasında olmaktadır. Modern Dünyanın algı yönetiminde yanılsama ve yanılsatma söz konusudur. Bu en çokta sübjektif olan güvenlik algısı için geçerlidir. Medya bunun önemli bir unsurudur. Algı; felsefe, sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin temel konularından birisidir. SSCB’nin dağılmasıyla; iki kutuplu yapıdan çok kutuplu yapıya geçilmiştir ve böylece Soğuk Savaşın statik yapısı sona ermiş, uluslararası sistem ve alt-sistemler dinamik bir yapı kazanmaya başlamıştır. Yeni fırsatların yanı sıra yeni riskler, tehlikeler ve tehditler de bu süreçte yeniden şekillenmiştir. Bu yeni süreçte simetrik tehdit algılamalarından asimetrik tehdit algılamalarına geçiş olmuştur. Bu çalışmada uluslararası ilişkiler dinamiğinde milenyum sonrası değişen dünyada yeniden şekillenen güvenlik algısı ele alınacak ve gelecek stratejilerinin belirlenmesine olan etkileri analiz edilecektir.

  1. Giriş

Uygarlık veya medeniyet, bir ülke veya toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eder. Uygar kelimesi, yerleşik hayata ilk geçen Türk kavimi olan Uygurlardan gelmektedir.

İnsanlık Tarihi; Taş Devri, Bronz Çağ Devri, Tunç Çağı, Tarım Devri, Sanayi Devrimi, Teknoloji ve Bilgi Çağı (Bilişim, teknoloji) olarak çeşitli süreçlerden geçmiştir. İçinde bulunduğumuz Bilgi Çağında her gün yeni yeni buluşlar yapılmakta ve son elli yılda üretilen bilginin önceki 5.000 yılda üretilen bilgiden çok daha fazla olduğuna dikkat çekilmektedir.

Yaşanan tüm bu süreçlerde, avcı toplayıcılıktan tarım devrine geçilmesiyle birlikte insan toplulukları organize olabilmeyi ve millet haline gelmeyi başarmışlardır. Millet; insanlığın bu gün ulaştığı uygarlık düzeyinde oluşturabildiği en yüksek toplumsal aşamayı ifade etmektedir. Şüphesiz ki bir millete mensup olmanın geçmişle ve gelecekle yoğun ilişkisi vardır. Birlikte yaşanan ve kuşaktan kuşağa devredilerek şekillenen ortak geçmiş, toplumların daha iyi bir geleceği birlikte inşa etme ülküsünü güçlendirmektedir.

Güneşi hiç batmayacak olan ihtişamın temsilcisi olarak tanımlanan Romanın yıkılışı Avrupa’yı koyu bir karanlığa sürükledi ve insanlığın medeni merkezi Doğu’ya kaydı. Türk kültür ve medeniyeti de bu tarz bir travmayı 18 nci yüzyılda yaşamıştır. Roma’nın çöküşünden sonra Batı’nın sürüklendiği “karanlık çağ” kendi yükseliş dinamiklerini oluşturmaya çabalarken, medeniyetin merkezi olan Doğu’daki öncülük 11nci yüzyıldan başlayarak Araplardan Türklere geçmiştir. Medeniyet merkezlerindeki kayma 17nci yüzyılda tekrar Batı’ya yönelmiştir. İşte bu noktada yaşanılan her tarihsel döngüde güvenlik algılarını kimin belirleyeceğine oyunu kazananın karar verdiğini söyleyebiliriz. Esasında dünya üzerinde yaşanan, yaşanmakta olan tüm sosyolojik ve konjonktürel gelişmelerin alt yapısında bu temel kuram yer almaktadır.

Günümüzde düşmanın belli, tehditlerin oldukça açık, verilebilecek uygun karşılığın tahmin edilebildiği Soğuk Savaş döneminin ardından iyice ivme kazanan küreselleşmenin de etkisiyle uluslararası alanda ortaya çıkan belirsizlikler, güvenlik algısında bir dizi değişimi zorunlu kılmıştır. Yaşanan değişim süreci ile birlikte güvenlik kavramının anlaşılabilir, güvenilebilir ve devamlılık arz eden bir tarifini yapmak ya da herkesin üzerinde anlaşabileceği sınırlarını ve çerçevesini ortaya koymak gittikçe zorlaşmıştır. Zira ilk olarak kimin güvenliği sorusuna verilen yanıt salt alışılan ve otomatik hale gelen ulus devlet yerine, başta bireyin, devlet-üstü ya da devlet-altı başka toplulukların da olduğu süjeler kümelenmesine doğru evirilmiştir.

Modern Dünyanın algı yönetiminde yanılsama ve yanılsatma söz konusudur. Bu en çok da subjektif olan güvenlik algısı için geçerlidir. Güvenlik konusundaki algı yönetiminde yanılsama ve yanılsatmayı yönetecek aktör veya aktörler başat olan güçlerdir. Medeniyet merkezindeki tahterevalli üzerinde yaşanan kayma dünyayı kimin istediği şekilde yönlendirebileceğine ve dolayısıyla da insanlığın algılarını kimin kontrol edebileceğine karar verir. Algı konusu; felsefe, sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin de temel konularından biridir. Gerçeklik ya da doğrular, çeşitli yanılsamalarla değiştirilir ve sanal bir alan yaratılır. Algı yönetimi gerçekler, yansıtma, yanıltma ve psikolojik operasyonların bir bütünüdür. Sosyal medya, modern ve karmaşık dünyamızda bizlere güvende olduğumuzu ya da olmadığımızı hissettiren önemli bir argümandır. Kişi kendini ve dış dünyayı öğrenmeler sonucu edindiği paradigmalar penceresinden algılar. Paradigmayı; eğitim, bakış açısı, dünya görüşü ya da kök düşünce diye tanımlayabiliriz.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasıyla, iki kutuplu yapıdan çok kutuplu yapıya geçilmiş ve Soğuk Savaşın statik yapısı sona ermiştir. Uluslararası sistem ve alt-sistemler dinamik bir yapı kazanmaya başlamıştır. Yeni fırsatların yanı sıra yeni riskler, tehlikeler ve tehditler de bu süreçte yeniden şekillenmiştir. Bu yeni süreçte simetrik tehdit algılamalarından asimetrik tehdit algılamalarına geçiş olmuştur. Tüm bu gelişmeler ittifakların ve bölgesel işbirliklerinin önemini de canlı tutmuştur.

Her ne şekilde değerlendirilirse değerlendirilsin, 1990’lardan itibaren küreselleşme olgusunun hız kazanmasıyla artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak sözünü doğrularcasına, her alanda çok hızlı ve önüne geçilemez bir değişim süreci başlamıştır. Böylece önceki devirlerde benimsenen ekonomik, politik ve güvenlik stratejilerinin dayandırıldığı parametrelerin çoğunun sarsıldığı ya da ortadan kalkmaya yüz tuttuğu bir sürece girilmiştir. Bu noktadan, Soğuk Savaş döneminin sona ermesini bir kırılma noktası olarak ele alıp güvenlik olgusunda meydana gelen değişimi; kimin ya da neyin güvenliğinin sağlanması gerektiği (edilgen boyut), güvenliğe yönelen tehditlerin neler olduğu (etken boyut) soruları kapsamında ortaya konulması bir gereklilik halini almıştır. Bu bağlamda Sanayi Devrimiyle birlikte oluşan o dönemdeki yenidünya düzeninde insanlığı yeniden formatlama maksadıyla uygulamaya sokulan geçen yüzyılın ideolojilerinin tükenme çizgisine geldiği önermesini yapabiliriz.

Günümüz uluslararası sistemi liberaller ile muhafazakârlar arasındaki rekabete göre değil globalciler ile milliyetçiler arasındaki rekabete göre şekillenmektedir. Bu rekabetin de bu yüzyıla damgasını vurması beklenmektedir. Bu rekabete dayalı olarak dünya iktisadi ve siyasi düzeni yeniden oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda günümüzde Batı’nın kudretinin zirvesinde olması ve hegemonik yapısını devam ettirebilmek maksadıyla “Küreselleşme” metodunu devreye sokmuştu. Bu durum ise beraberinde Küreselleşmeye direnç gösteren Küreselleşme karşıtı Batılı olmayan medeniyetlerin Ecdat Fenomenine dönüşüne neden oldu. Japonya’da Asyalılaşma, Çin’de Çinlileşme, Hindistan’da Hindulaşma ve Orta Doğu’da yeniden İslam’a dönme ve -1700 öncesi geçmişe dönme- özlemi duygularını canlandırdı. Dünyada yaşanan gelişmeler beraberinde yeni güvensizlik ve belirsizlik ortamlarını getirmiştir. Güvenlik kelimesi en basit tanımıyla tehditler, kaygılar ve tehlikelerden uzak olma hissi anlamına gelmektedir. Batı’nın küreselleşme, liberalleşme dayatmaları ve bunun Orta Doğu ve Avrasya’da bir proje olarak tetiklendiği “Renkli Devrimler” ve “Arap Baharı” milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine ve yine milyonlarca insanın evsiz kalarak göç etmesine yol açmıştır. Milenyum insanlığa kan, gözyaşı, kaos ve belirsizlik olarak getirilmiştir.

Bilindiği üzere Sanayi Devriminin ilk ekonomik krizi olan 1878 ekonomik krizi üretim fazlası nedeniyle yaşanmıştı. 20 Eylül’den itibaren New York Menkul Kıymetler Borsası’nın faaliyetleri “Long Depression” olarak adlandırılmış ve 10 gün süreyle işleme kapatılmıştı. Kriz, genel itibariyle piyasadaki üreticilerin talebin zıttı bir şekilde üretimi büyütmesi ve ardından piyasadaki nakit sıkıntısının borsaya vurması şeklinde meydana gelmişti. Zararına satışlar oluşmuş birçok şirket iflas etmişti. Siyasi Tarih uzmanları Birinci Dünya Savaşına bu krizin yol açtığını söyler.

1929’da yaşanan Büyük Buhran ya da diğer adıyla Dünya Ekonomik Bunalımı ABD’de başlayıp etkisini tüm dünyaya gösteren küresel krizdir. Öncesindeki ticari odaklara göz atmak gerekirse New York Down Jones Borsası 1928 yılının başından 1929 yılı Ekim ayının başına kadar olan süreçte gittikçe yükselmiş ve yatırımcılarına yüksek kazanç sağlamıştı. Fakat 3 Ekim 1929 tarihine gelindiğinde ise birkaç şirketin hissesinde ekstrem düşüşler meydana gelmiştir. Bu düşüş sonrası 21 Ekim günü yabancı yatırımcıların kâğıtlarını ellerinden çıkarmalarıyla hızlanmış ve ardından 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsa dibe vurmuştur. 1929 yılının fiyatlarıyla 4.2 milyar dolar yok olmuş ve 29 Ekim 1929 gününün fiyatlarına bakıldığında bir yıl öncesinin karının bile sıfırlandığı görülmüştür. Bu süre zarfında 3.000’den fazla banka batmış ve milyonlarca kişi işsiz kalmıştır. ABD’de başlayan buhran ise İkinci Dünya savaşını başlatmıştır.

Sanayi Devriminin üçüncü büyük ekonomik krizi olarak da 2008 Krizi gösterilmektedir. ABD’deki Mortgage sisteminin çökmesi ve piyasalarda bir anlık nakit kıtlığı neticesinde büyük parasal şirketler batmaya başlamış ve bunun zincirleme etki yapmasıyla birlikte bir anda Büyük Buhran’dan daha etkili bir kriz baş göstermiştir. 2008’e kadar olan süreçte ABD Dolarının değer kaybetmesi de etkili olmuştur. Tüm dünyaya sıçrayan bu kriz AB ülkelerini derinden etkilemiş ve İzlanda, İspanya, Portekiz, Yunanistan gibi ülkeler kriz çıkmazı içerisine girmiştir. Dünya henüz tam olarak 2008 yılında tetiklenen bu krizden kendisini kurtaramamıştır.

Yukarıda görüldüğü üzere özet olarak Sanayi Devriminden sonra gerçekleşen iki büyük ekonomik krizin arkasından dünyanın iki büyük savaşa girdiği görülmektedir. Son yaşanan ekonomik krizden sonra ise toparlanamayan dünyanın yeniden toparlanabilmesi için yeni büyük küresel krizlere ve insanlığı kendilerini bekleyen yenidünya düzenine uyum sağlatabilecek yeni ideolojilere ihtiyaç duyulduğu görülmektedir.

Bu pencereden bakıldığında dünya genelinde yaşayan insanların sağlığını tehdit eden bulaşıcı hastalık olan Koronavirüs hastalığı (COVID-19)’un dünyayı yeniden şekillendirmede önemli bir angajman olabileceği düşünülebilir. Halen tüm dünya koronavirüs ile nasıl mücadele edileceğini bulmaya çalışıyor. Virüsün yayılma hızı artıkça yaşanan kaygı seviyesi de yükseliyor. Almanya Şansölyesi Merkel’in de ifade ettiği gibi, insanlık II. Dünya Savaşı’ndan beri yaşanan en büyük felaketle yüzleşiyor. Virüsün yayılma hızını engellemek için sokağa çıkma yasakları uygulanıyor. Demokratik rejimler virüsün yayılmasını önlemek için gerekli tedbirleri almamakla itham ediliyor.

Dünyanın koronavirüs sonrasında hem siyasi hem de ekonomik olarak yeni bir hal alacağı konusunda kimsenin şüphesi yok. Şu anda koronavirüs ile mücadelede Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyada bir liderlik krizi yaşanıyor. ABD küresel bir güç olarak virüs ile mücadelede öncü rol üstlenemedi. AB ve kurumları krizle mücadelede yetersiz kaldı. NATO ise henüz aktif olarak virüs ile mücadeleye katılmış değil. Virüsün bu şekilde yayılmaya devam etmesi durumunda uluslararası sistemin güç yapısının değişeceği ve bunun küresel ölçekte hem siyasi hem de ekonomik sonuçlarının olacağı öngörülmektedir.

(Devam edecek)

*     Dr. Öğr. Üyesi, Süleyman Özmen, İstanbul Rumeli Üniversitesi Küresel Politikalar Araştırma ve Uygulama Merkezi (RUPAM) Müdürü

E Posta adres           : suleyman.ozmen@rumeli.edu.tr

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ