kosukavak
kosukavak

Site Rengi

Rumeli Balkan Stratejik Arastirmalar Merkezi

Yüzyılın Hikâyesi; TBMM’nin Açılmasına Giden Süreç, Türk İstiklali (Milli Egemenlik) ve Cumhuriyet (IV)

Süleyman ÖZMEN

RUPAM Başkanı

Süleyman ÖZMEN

11 Nisan 2020

TBMM’nin Açılışından Sonra Askeri ve Siyasi Gelişmeler

İç Ayaklanmalar

TBMM’nin yeni kurulduğu günlerde karşı karşıya kaldığı, gerçekte birbirine bağlı belli başlı iki büyük mesele vardır. Bunlardan birincisini yurt içinde asayiş ve otoriteyi sağlamak, ikincisi ise cepheleri oluşturmak için düzenli orduya geçiş oluşturuyordu.

Damat Ferit hükümetlerinin İngilizlerle işbirliği yaparak, uzun savaş yıllarının yorgunluğunu taşıyan halka yaptıkları Milli Mücadele aleyhtarı yoğun propaganda Ankara’yı bir hayli sıkıntıya sokmuş ve TBMM hükümetine karşı ayaklanmalara yol açmıştır. Bu ayaklanmaların başlıcaları şunlardır:

  • Bozkır Ayaklanmaları (27 Eylül-4 Ekim ve 20 Ekim-4 Kasım 1919)
  • Şeyh Eşref Ayaklanması (26.Ekim-24 Aralık 1919)
  • Anzavur Ayaklanması (1 Ekim-30 Kasım 1919 ve 16 Şubat-16 Nisan 1920)
  • Bolu-Düzce Ayaklanmaları (12 Nisan-31 Mayıs ve 8 Ağustos-23 Eylül 1920)
  • Yozgat Ayaklanmaları (15 Mayıs-27 Ağustos ve 5 Eylül-30 Aralık 1920)
  • Zile Ayaklanması (21 Mayıs-12 Haziran 1920)
  • Milli Aşireti Ayaklanması ( 8-26 Haziran 1920)
  • Konya Ayaklanması (2 Ekim-22 Kasım 1920)
  • Demirci Mehmet Efe (1-31 Aralık 1920)
  • Koçgiri Ayaklanması (6 Mart-17 Haziran 1921)
  • Çerkes Ethem Ayaklanması (27 Aralık 1920-24 Ocak 1921)
  • Rum Pontus Ayaklanması (6 Aralık 1920- 6 Şubat l923)

Saf vatandaşları ayaklanma yoluna iten nedenlerin başında İngilizlerin ülke çapında yapmaya çalıştığı propagandalar gelir. İngiltere’nin temel hedefi: Boğazları ellerinde tutabilmek için, ileride Anadolu’da kurulabilecek bir devletten gelmesi mümkün tehditleri önleyecek tedbirleri almaktı. Bu nedenle Marmara’nın doğusunda iki tampon bölgeye ihtiyaç vardı. Biga ve Gönen dolayları ile Düzce ve Hendek bölgelerinde yaşayan saltanata bağlı halk, insafsızca kışkırtıldı ve bu bölgelerin halkı Anadolu Hükümetine karşı ayaklandı.

Doğu’da kurulması düşünülen Ermeni ve Kürt devletlerinin doğmasını kolaylaştırmak için oralardaki vatandaşlar da İngilizler ve Fransızların öncülüğünde kışkırtılmışlardı.

Orta Anadolu halkı da dinsel duyguları İstanbul Hükümetince kötüye kullanılarak ayaklanmaya sürüklenmiştir.

Doğu Karadeniz’deki Rumların ise ayaklanması doğaldı. Çünkü Batı Anadolu Yunanlılarca işgal ediliyordu. Onlar da şüphesiz Rum Pontus devletini kurabilmek için bu işgalden cesaret almışlardı.

Mustafa Kemal Paşa düşman karşısında savunmanın zayıflatılması pahasına iç cephenin temizlenmesi yolunda üstün bir çaba harcayarak, karşı ihtilalcıları yok etmiş ve sonra asıl düşmanla savaşa başlamıştır.

Ayaklanmalar yeni devletin zaten sınırlı olan gücünü çok yıpratmıştı. Bu ayaklanmaların bastırılmasında gösterilen olağanüstü çabalar gerçekten büyük başarıdır.

Milli Ordunun Kurulması

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgaline Osmanlı askeri güçleri açıkça karşı koyamamıştır. Fakat Kuvayı Milliye adı verilen direnişçi güçler, ordudan terhis edilen (yahut öyle gösterilen) subayların öncülüğünde ortaya çıkarak işgalci güçlere karşı direnmeye başlamıştır. Asker ve sivil aydın yurtsever milliyetçi kişilerin öncülüğünde milliyetçi güçler giderek çoğaldı.

Belirli bir merkezden yönetilmeyen bu düzensiz güçler birbirinden farklı insan gruplarından oluşuyordu. Büyük bir bölümü askeri eğitimden geçmemişti. Ağır silahları da yoktu.

Kuvayı Milliye güçleriyle yakından ilgilenen Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi’nde Batı Anadolu Umum Kuvayı Milliye Komutanlığı’na Ali Fuat Paşa’nın atanmasını sağladı. Güney Cephesi’ni düzene koymak amacıyla Kılıç Ali Bey bu bölgeye gönderildi. Ancak Urfa’da, Antep’te, Adana’da ve Ege’de kahramanca mücadele veren Kuvayı Milliye güçleriyle işgalci güçleri yurttan atmak, milli bağımsızlığı sağlamak mümkün gözükmüyordu. Anadolu’da direniş harekâtı güçlendikçe, bu direnişi kırmak için Padişah’ın askerliği kaldırdığını belirten propagandaların yapılması Kuvayı Milliye’ye duyulan ihtiyacı arttırıyordu. 15. Kolordu’nun dışında düzenli askeri birlik kalmamıştı.

O günkü şartlarda Kuvayı Milliye’den düzenli orduya geçmek güçtü. Zira elde bulunan ordu âdete iskelet durumunda idi. Ordu kadroları boştu. Silâhaltına alınanlar kaçıyordu. Subay kadrosu da yeterli değildi. Bu nedenle askerlerin kaçmalarını önlemek için Firariler kanunu çıkartıldı. İç güvenliği sağlayacak Seyyar Jandarma Müfrezeleri oluşturuldu. Ankara’da subay yetiştirmek üzere okul açıldı.

Bakanlar Kurulu tarafından, ordunun ihtiyaçlarının hükümet tarafından karşılanması ve Kuvayı Milliye’nin Savunma Bakanlığı’na bağlanmasına karar verildi. Bununla beraber düzenli orduya karşı olup çeteler ve milis kuvvetleriyle düşmana karşı daha başarılı olunacağını savunanlar vardı. Özellikle Kuvayı Seyyareciler (Çerkes Ethem ve kardeşleri) Gediz taarruzundaki başarısızlığı, cephe komutanı ve düzenli ordu birliklerine bağlıyorlardı. Gelişen askeri olaylar ve düşman ilerlemeleri, 22 Haziran 1920’deki Yunan taarruzunun tehlikeli bir şekilde gelişmesi, Gediz başarısızlığı gibi olaylar düzenli orduya olan ihtiyacı açıkça ortaya koymuştu. Bu nedenle Kuvayı Milliye’nin yeni adlar altında teşkilatlandırılmasına hız verildi.

8 Kasım 1920’de Batı Cephesi ikiye bölündü. Güney bölümü Refet Bey’in, Batı bölümü ise İsmet Bey’in komutası altına verildi. Mustafa Kemal Paşa, “acil olarak düzenli ordu ve büyük süvari gücü” oluşturmak gerektiği emrini verdi. Bundan sonraki süreçte düzensiz birlikler hızla kaldırıldı ve milli bir ordunun kurulması tamamlandı.

Sevr Barış Antlaşması

İtilaf Devletleri temsilcileri 18-26 Nisan 1920 tarihleri arasında San Remo’da toplanarak Türklere kabul ettirilecek anlaşmaya son şeklini verdiler. Konferansta Türk Milleti hakkında karar verilirken, müttefikler Türklerin görüşlerini almak lüzumunu bile hissetmediler. Barış antlaşmasının taslağı 11 Mayıs’ta Osmanlı temsilcilerine verildi. Temsilcilerin başkanı Tevfik Paşa antlaşma tasarısını görünce dehşete düştü. İstanbul’a dönerek bu barış anlaşması imza edilirse, Osmanlı Devleti’nin ortadan kalkıp bir sömürge haline geleceğini söyledi. Türk temsilcilerinin bu çıkışı üzerine hem Mustafa Kemal’in durumunu zayıflatmak, hem de İstanbul’daki Tevfik Paşa gibi vatanseverlerin direnişini kırmak için, İngiliz birlikleriyle desteklenen Yunan kuvvetleri 22 Haziran’da Bursa-Uşak çizgisine doğru ilerlemeye başladılar.

Karşılarında bulunan pek zayıf Türk birliklerini dağıtarak 8 Temmuz’da Bursa’yı işgal ettiler. Hemen hemen tüm Ege bölgesi ve Doğu Trakya Yunanlıların eline geçti. Bu durum Padişah’a barış antlaşmasının imzalanması için fırsat verdi. 22 Temmuz 1920’de toplanan Saltanat Şurası’nda Topçu Korgenerali Rıza Paşa dışındakiler hükümetin tavsiyesine uyup anlaşmanın imzalanmasını kabul ettiler.

Barış görüşmeleri için Damat Ferit Paris’e gitti. Hadi Paşa ile Rıza Tevfik Bey 10 Ağustos 1920’de Türkiye’nin milli mevcudiyetine derin darbe vuran Sevr antlaşmasını imza ettiler.

On üç bölüm ve 433 maddeden meydana gelen Sevr antlaşmasının maddeleri özetle şöyledir:

  • Osmanlı İmparatorluğu’nun ülkesi İstanbul ve Anadolu’nun ufak bir parçası ile sınırlandırılıyordu.
  • İstanbul ve Çanakkale boğazları savaş sırasında bile bütün devletlerin gemilerine açık tutulacak, Boğazlar uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecekti.
  • İzmir ve Ege bölgesinin önemli bir kısmı Yunanistan’a veriliyordu. Yine, Midye Büyükçekmece arasındaki çizginin batısında kalan bütün Doğu Trakya da bu devlete bırakılmıştı.
  • Doğu Anadolu’da iki yeni devlet kurulacaktı: Ermenistan ve Kürdistan
  • Irak, Arabistan ve Suriye İngiliz ve Fransızlarca paylaşılıyordu.
  • Antalya ve Konya bölgeleri İtalyanların; Adana, Sivas ve Malatya ise Fransızların payına düşmüştü.
  • Devletin askeri gücü sınırlandırılıyordu. En fazla 50.700 kişi silâhaltında bulunacaktı. Tank, ağır top, uçak orduda bulunmayacak, denizde 7 gambot ve 6 torpidodan başka hiçbir gemimiz olmayacaktı.
  • İktisadi, mali ve adli kapitülâsyonlar en geniş biçimi ile tanınıyordu. Azınlıkların hakları Türklerden daha fazla tutuluyordu.

İtilaf Devletlerinin savaş sonrasında mağlup devletlerle yaptıkları anlaşmalar içinde en ağır olanı şüphesiz Sevr antlaşmasıdır. Bu antlaşma ile sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiyesi değil, Türk milletinin yok edilmesi amaçlanıyordu.

TBMM’nin Sevr barışına tepkisi çok sert oldu. Bu barışı TBMM tanımıyordu. Zaten İstanbul Hükümetinin hiçbir işleminin yeni devlet gözünde hukuki önemi yoktu. Bu antlaşmayı onaylayan bütün Osmanlı Devlet adamları 19 Ağustos’ta TBMM’nce verilen bir kararla vatan haini sayıldılar ve vatandaşlık haklarından yoksun kılındılar.

Milli Cephelerin Kurulması

Mondros Mütarekesi’nden sonra ülkenin çeşitli yerleri İtilaf Devletleri’nce işgal edildi. Mütareke koşullarına aykırı olarak yapılan bu eylemler Türk milletinin tepkisine neden oldu ve Kuvayı Milliye adı verilen bir hareketi doğurdu. Bu hareket, yurdun ve bağımsızlığın tehlikeye girmesi karşısında halkın kendi içgüdüsünden kaynaklanan bir savunma hareketidir. Gelişen bu direniş Mayıs 1919’dan 1920 yılı sonlarına kadar sürmüştür.

Milli müfrezelerin kuruluşunda eşrafın rolü büyüktü. Çünkü silahlı köylüler çok defa eşraftan birinin etrafında toplanmak üzere şehirlere gelmekte idiler. Hemen her yerde teşekkül etmiş olan “Kuvayı Milliye Heyetleri” ve “Müdafaayı Hukuk Heyetleri” milli müfrezelerin her türlü ikmal hizmetlerini ifa ediyordu.

Zamanla milli kuvvetler artmış, milli taburlar ve alaylar kurulmuştu. Bunların başında halkın ileri gelenlerinden birisi bulunurdu. Her alay ve tabur komutanının subay olan bir yardımcısı vardı. Kuvayı Milliye’nin lideri askeri birliklerle temas ederek silah ihtiyaçlarını karşılardı.

Halkın kendi içinden çıkardığı Kuvayı Milliye güçlerini, ülkenin içinde bulunduğu koşullar yaratmıştır. Bu nedenle düzenli ordu ile aralarında oldukça farklılık vardır. Kişisel davranışlar, şöhret, gösteriş, sivrilmek Kuvayı Milliye’nin itici faktörleridir. Merkezi otoriteye, emir komuta zincirine bağlı olmayan kendi yasalarını ve kendi kurallarını kendi koyan Kuvayı Milliye güçleri düzenli ordu kuruluncaya kadar işgalci güçlere karşı büyük bir dirençle karşı koymuşlardır. Kuvayı Milliye’ce oluşturulan cepheleri kısaca şöyle özetlemek mümkündür:

Güney ve Güneydoğu Cephesi

İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti’nin topraklarını nasıl paylaşılacağına ilişkin çeşitli antlaşmalar yapmışlardı. Mondros Mütarekesi’nden sonra bu antlaşmalara işlerlik kazandırılmıştır. İşgal harekâtını İngilizler başlattı. Mütareke koşullarına aykırı olarak Musul, İskenderun ve Kilis işgal edildi. Haberleşme araçlarına el konuldu. Halkın elinden malı alınmaya, elindeki silahlar toplanmaya başlandı. Antep’i de işgal eden İngilizler, aydınları ve kentin ileri gelenlerini Mısır’a sürdüler. Bir süre sonra da Mondros Mütarekesi’nin yedinci maddesine dayanarak Maraş ve Urfa’yı işgal ettiler.

Fransızlar ise Adana, Mersin ve Osmaniye’yi işgal ettiler. Buralarda yaşayan Ermenilerle işbirliği yaptılar. Hatta jandarma gücünü Ermenilerden oluşturdular.

İngiltere ile Fransa 15 Eylül 1919’da ikili bir anlaşma yaparak Ortadoğu’yu nasıl paylaşacaklarını belirlediler. Irak ve Filistin İngiliz mandası, Suriye ve Lübnan da Fransız mandası altına sokuldu. Antep, Urfa, Maraş da el değiştirerek Fransa’ya geçti. Fransızlar burada bulunan yerli Ermenileri silahlandırarak bölgeyi kontrol altında tutmaya ve diğer yandan bölgede bulunan aşiretleri elde ederek tutunmaya çaba harcadılar.

1920 yılı boyunca bölgede sivil halkın örgütlenmesi sonucunda ortaya çıkan Kuvayı Milliye önce Maraş’ta, sonra Urfa’da Fransızları ve Ermenileri mağlup ederek buraları terk etmek zorunda bıraktı. Esas şiddetli çarpışmalar Antep ve Adana çevresinde meydana geldi. Antepliler büyük bir fedakârlıkla bir yıl boyunca Fransız kuşatması altında direndiler. Bunun sonucu olarak TBMM, 8 Şubat 1921’de Antep’e Gazi unvanını verdi.

Fransa’nın yarısı kadar araziyi 60.000 kişilik bir kuvvetle ve bölgedeki Ermenileri silahlandırmak sureti ile ellerinde tutabileceklerini zanneden Fransızlar yanıldıklarını kısa zamanda gördüler. Bunun sonucunda da TBMM ile anlaşmaktan başka çıkar yol kalmadığı için 1921 Haziran’ında görüşmelere başladılar. Ankara İtilafnamesi olarak adlandırılan bir anlaşmayla güney topraklarımızı boşaltarak çekildiler.

Doğu Cephesi ve Gümrü Barışı

Mondros Mütarekesi hükümlerine göre Türk orduları kuzeybatı İran ve Kafkasya’yı boşaltmıştı. Bu durumda oralardaki Türkler Gürcistan ve Ermenistan Cumhuriyetinin tehdidi altına girmişti. Wilson ilkelerine göre Doğu Anadolu’da pay almak isteyen Ermeniler derhal işgal hareketine girişerek, Gümrü, Eçmiyazin, Iğdır bölgelerine ve Arpaçay ile Aras kıyılarına kadar gelerek zulümlere başladılar. Ancak Doğu cephesindeki birliklerin Komutanı Kazım Karabekir Paşa’nın sert ve enerjik tutumu ile Ermeniler girdikleri bölgelerden çıkarılmış ve 3 Aralık 1920’de Gümrü Anlaşması imzalanmıştır. Gümrü barışı ile Rus Çarlığı tarafından elimizden alınan (1878), sonra Ermenilere geçen Kars, Sarıkamış ve Oltu yine bize geçti.

Görevini tam bir başarı ile sonuçlandıran doğudaki ordu birliklerimiz hemen Batı cephesine gönderildi.

Bu zafer ve sonuç TBMM’nin ilk başarısıdır Fakat kısa bir süre sonra Ermenistan Ruslar tarafından işgal edilmiş, Rus Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri’ne katıldığı için Gümrü barışı hükümsüz kalmıştı. Onun yerine Ruslarla, 16 Mart 1921’de Moskova, 13 Ekim 1921’de Kars Antlaşmaları imza edildi ve Doğu sınırlarımız kesinleşti.

Türk delegeleri Moskova’da iken orada bulunan Afgan Devleti yetkilileri ile 1 Mart 1921’de bir dostluk-kardeşlik anlaşması imza edilmişti. Afganistan’la sınırımız bulunmamakla beraber, bu anlaşma onların kurtuluş savaşımıza verdikleri değeri göstermiş ve manevi gücümüzü artırmıştı.

Batı Cephesi

Anadolu’da en geniş çaplı istila eylemi, Yunan ordusunca yapılıyordu. “Büyük Yunanistan” ülküsünü gerçekleştirmeye çalışan bu ordu kesin olarak yenilmedikçe diğer cephelerdeki başarılar hiçbir anlam taşıyamazdı. Bu nedenle, düzenli ordu kurulduktan ve Doğu Cephesi güvenlik altına alındıktan sonra, Türk Hükümeti ile Genelkurmayının çalışmaları Batı Anadolu üzerinde yoğunlaşmıştı.

9 Kasım 1920’de Yunanlılar İzmit’ten, Uşak- Sarayköy çizgisine kadar ilerlemiş bulunuyordu. Yunan ordusu, devrinin en yeni silahlarıyla donatılmıştı. Lojistik desteği, bakımı çok ileriydi. Ayrıca, subay ve erleri dinçtiler. Bu ordu sayı bakımından da Türk birliklerinden üstündü. Buna karşılık Türk Ordusu yeni kurulmaya başlanmıştı. Eldeki silahlar hem sayıca az, hem de çok çeşitli ve eskiydi. Bakım ve donatım eksikti. Ayaklanmalar büyük kayıplara yol açmıştı. Ancak, ordunun komutanları yıllardan beri çeşitli savaşlarda bulunup en iyi biçimde yetişmişlerdi. Pek çok er de savaşlarda pişmişti. Türk komuta kurulu üstün niteliklere sahipti. Yunan ordusu komutanları arasında ise çeşitli iç siyasal didişmeler ve çekişmeler nedeniyle düşünce ayrılıkları vardı. Komuta kurulu ise savaş denemesinden geçmemişti. Nihayet Yunan ordusu Batı Anadolu’da bir işgal gücüydü. Türk Ordusu ise vatanını kurtarmak için ölüm-kalım mücadelesi yapıyordu.

Sonuç

Tarih açık bir şekilde göstermiştir ki, Türk milletinin bekasının ve milletler camiası içinde hak ettiği yeri almasının yegâne biçimi cumhuriyettir. Batan bir imparatorluğun külleri arasından, kanla irfanla kurduğumuz Cumhuriyet sayesindedir ki, bugün Türkiye’nin dört bir yanında meydanlar haklı bir gururla “biz bir milletiz” diye haykırmaktadır.

Osmanlı İmpatorluğu döneminde Avrupa’nın içlerine, Kuzey Afrika’ya, Kızıldeniz’e kadar tüm Mezopotamya’ya, Ortadoğu ülkelerine, Karadeniz’in kuzeyine kadar yayılan Türkler, imparatorluğun son iki yüz yılında geri çekile çekile, yenilgiye uğraya uğraya sonunda I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış ve ülkelerinin son parçası, anayurt olarak adlandırılan Anadolu toprakları düşman güçlerin, Avrupalı emperyalist elkoyucuların işgaline uğramış, ülke paylaşılmak istenmiştir ve Türk milletinin yaşama hakları elinden alınmak istemiştir.

Hıristiyan Batı’nın ve Rusya’nın Türklere karşı dinsel, siyasal ve tarihsel kökenli birikimleri, niyetleri ve ileriye dönük amaçları vardı. “Hasta adam” dedikleri imparatorluğun son topraklarını aralarında paylaşmak, Türkleri devlet olarak tarih sahnesinden silmek ve Anadolu Türk Birliğini yıkmak istiyorlardı.

Bu maksatla I. Dünya Savaşı esnasında imzalanan Sykes-Picot ve Mac Mahon gibi gizli antlaşmalar ve devamında savaş sonrası Sevr Antlaşması ile Türkler yok edilmeye çalışılmıştır. Ancak Türkler geleneklerinde olduğu üzere devletsiz kalmamak ve güçsüz de olsalar egemenliklerini sürdürmek maksadıyla bir ölüm kalım savaşına giriştiler. İşte bu savaş Türk Kurtuluş Savaşıdır. Bu kutsal savaşın bayraktarlığını ve liderliğini bütün dünyanın bir deha olarak kabul ettiği Mustafa Kemal üstlenmiştir. Türk Kurtuluş Savaşı O’nun asla pes etmeyen ve yılmak bilmeyen güçlü kişiliği sayesinde; travma yaşamış, özgüvenini yitirmiş bir toplum yeniden özüne dönmüş, yeniden güç birliği yapmış ve kendini yok etmek isteyen düşmana unutulmaz bir ders vermiştir.

Türk Kurtuluş Savaşı’nın emperyalist ülkelerin beklentilerini boşa çıkartarak zaferle sonuçlanması üzerine Türk milleti neler yapmaya muktedir olduğunu tekrar hatırlamış ve bu özgüvenle Türk Devrimleri Atatürk’ün önderliğinde ve yol göstericiliğinde olmak üzere gerçekleştirilmiştir.

Ancak bugünkü Türkiye’nin siyasal-sosyal kurumlarındaki sağlamlık ve zaafın bilinmesi, son devir Osmanlı modernleşme tarihini iyi anlamakla mümkündür. 19. yüzyıl bütün Osmanlı camiasının en hareketli, en sancılı, yorucu, uzun bir asrı olmuştur. Geleceği hazırlayan en önemli olaylar ve kurumlar bu asrın tarihini oluşturmuştur. Genç Cumhuriyet, kazanımları, devrimler, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere O’nun silah ve yol arkadaşlarının tamamının birikimi bu asrın birikimidir.

Osmanlı Devleti genç Cumhuriyete parlamento, siyasal parti kadroları, basın gibi siyasal kurumları miras bırakmıştır. Cumhuriyetin tabipleri, fen adamları hukukçu, tarihçi ve filologları son devrin Osmanlı aydın kadrolarından çıkmıştır. Bütün bu karmaşayı en mükemmel şekilde uyum içinde düzenleyen, umutsuzluğu umuda çeviren ve bütün krizleri mükemmel bir şekilde yöneten bu milletin en büyük şansı olan Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Sonuç olarak bu akımlardan etkilenerek ve yaşananlardan ders alarak yetişmiş olan kuşaklar yeni Cumhuriyeti Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliği ve bayraktarlığında olmak üzere kazanılmış tecrübelerin de etkisiyle kurmuşlardır.

Atatürk başkanlığındaki Büyük Millet Meclisince, 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilan edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından kapsadığı alanda pek çok devlet ortaya çıkmış olmakla birlikte Arnold Joseph Toynbee gibi bazı tarihçilere göre Osmanlı İmparatorluğu’nun tek ardıl devleti Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Dünün bilgi birikimine, belgelere, tecrübelerine ihtiyacımız var. Bugün bu topraklarda, özgür, mutlu, barış içinde bir arada yaşamak istiyorsak, dünün gerçeğine, geleceğin umuduna, bugünün sorumluluk bilincine muhtacız.

Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti, SSCB dağılıncaya kadar olan uzun süre içerisinde bağımsız olan tek Türk Cumhuriyeti olması açısından ayrı bir önemi haizdir.

Tarih kendisinden ders almayanlar için acımasızdır. Bir millete neler yapabildiğini ve neler yapabileceğini göstermesi açısından önem taşır. Türk milletinin güçlü olduğu zamanlarda Batı Dünyası karanlık çağ yaşamış. Rönesans hareketiyle birlikte yeniden uyanmıştır. 17nci yüzyıldan itibaren yeniden güçlenmeye başlamıştır. Onun güçlenmesi Türklerin zayıflamasına yol açmıştır. Bu bilinç Batı Dünyasında var olduğu sürece Türklerin yeniden güçlenmesini istemeyecekleri ve güçlenmemesi için her türlü çare ve engele başvuracakları gerçeğini kabul etmemiz gerekir.

Dolayısıyla gerçek manada güçlü bir Türkiye olana kadar Türkiye’de her zaman çeşitli oyunların sahneye konulacağını, kardeşin kardeşe düşürülmeye çalışılacağı bilinmelidir. Bize düşen görev, bu oyunlara kanmamak, enerjimizi birbirimize karşı değil, bu aziz vatanı kalkındırmaya ve güçlü kılmaya harcamak olmalıdır. Cumhuriyeti kuran kurucu atalarımıza örnek olmak, layık olmak ve Yüce Önder Atatürk’ün dediği gibi; “Milli birlik ve beraberliğimizin kader-i ilahiden başka her türlü güçlüğü yener.” Gerçeğini idrak etmemiz gerekir.

Bu aziz vatan sadece İslam dünyasının, Türk dünyasının değil, bütün mazlumların sığındığı son limandır. Bu nedenle el ele vererek vatanımızı, bayrağımızı, milletimizi güçlendirmeye ve yüceltmeye çalışmamız gerekir.

Atatürk gençlere 1924’te şöyle seslenmiştir. “Gençler! Cesaretimizi takviye ve devam ettiren sizsiniz. Siz, almakta olduğunuz eğitim ve kültür ile insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli sembolü olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz!”

Sonuç olarak; “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. (Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir).”

Bu yıl TBMM’nin açılışının 100ncü yıldönümünü kutluyoruz. Milletimize kutlu olsun.

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ