kosukavak
kosukavak

Site Rengi

Rumeli Balkan Stratejik Arastirmalar Merkezi

Yüzyılın Hikâyesi; TBMM’nin Açılmasına Giden Süreç, Türk İstiklali (Milli Egemenlik) ve Cumhuriyet (II)

Süleyman ÖZMEN

RUPAM Başkanı

Süleyman ÖZMEN

11 Nisan 2020

Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Dönemi (1792-1918) arasındaki dönemdir. Avrupa’nın ulusal devlet süreci 13. Yüzyılda başlamış sonraki dönemde hızlanarak gelişmiştir. Ulusal devlet olma sürecinin en önemli örnekleri Fransa ve İngiltere’dir. Bu feodal beyliklerden oluşan parçalı, geleneksel siyasal yapıdan güçlü merkezîleşmeyi olanaklı kılan ulusal devlete geçiş sürecidir. Sürecin itici gücü krallar ve onların kurduğu ulusal bürokrasi ile ulusal ordulardır. Osmanlı bu süreçte ulus devlet olmayı başaramamış ve bunun acı sonuçlarına katlanmak zorunda kalmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne yol açan siyasal, ekonomik, budunsal (etnik), dinsel nedenler de vardır. Fakat tüm bu etkenler içinde en önemlisi geleneksel Osmanlı Devleti’nin ulusal devlete yönelip, onun gereklerine göre toplumu, yönetimi, ekonomiyi, devlet ve toplum yaşamıyla ilgili tüm kuruluşları modern bir çerçeve içerisinde yeniden düzenleyememesi olarak gösterilmektedir.

Osmanlı maliyesinin bozulması beraberinde iç sorunları da artırmıştır. Osmanlı vergileri artırma zorunda kalmış bu da halk arasında hoşnutsuzluk yaratmıştır. Kapitülasyonlar ve yabancılara sağlanan ticari ayrıcalıklar Osmanlı ekonomisini tamamen dışa bağımlı hale getirmiş, devlet gelirlerinin giderleri karşılayamaması dış borçlanmayı zorunlu kılmıştır.

  1. Abdulhamid Avrupa’dan askeri uzmanlar getirterek orduyu ıslah etmek istemiş, III. Selim yeniçerinin yanında yeni ordu birlikleri yetiştirmek istemiştir. Ancak bu çabalar kısa sürede bağnazların tepkisini çekmiş Kabakçı Mustafa ayaklanmasıyla girişim sona erdirilmiştir.
  2. Mahmud, III. Selim’in yapmak istediğini 1826 yılında yapmış ve Yeniçeri Ocağını kaldırmıştır. Bu olaya “Vaka-i Hayriye” denir. Vaka-i Hayriye ile Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra Asakir-i Mansure-i Muhammediye (Muhammed’in zafer kazanmış orduları) adıyla yeni bir ordu kurulur.

Yeni ordunun kurulmasından doğan zafiyet dolayısıyla imparatorluk içinde peş peşe isyanlar patlak vermiştir. Bunlardan bizce daha önemli olduğunu düşündüklerimizin Sırp İsyanları ve Yunan İsyanı olmasıyla birlikte 1800-1918 tarihleri arasında gerçekleşen diğer isyanlarda aşağıda görüldüğü gibidir; “Pazvantoğlu Ayaklanması (1801-04), Birinci Sırp Ayaklanması (1804-13), Kabakçı Mustafa İsyanı (1807), Jančić İsyanı (1809), Hadži Prodan İsyanı (1814), İkinci Sırp Ayaklanması (1815-17), Eflak Ayaklanması (1821), Yunan İsyanı (1821-29), Atçalı Kel Mehmet Efe İsyanı (1830), Bosna Ayaklanması (1831-33), Birinci Arnavut İsyanları (1833-39), Girit İsyanı (1841), İkinci Arnavut İsyanı (1843-44), 3. Arnavut İsyanı (1847), Hersek İsyanı (1852-62), Epir İsyanı (1854), Dolyani İsyanı (1858), Lübnan Dürzi-Maruni Çatışması (1860), Girit İsyanı (1866-69), Hersek İsyanı (1875-77), Bulgar İsyanları (1876), Razlovtsi Ayaklanması (1876), Kumanova Ayaklanması (1878), Çırağan Baskını (1878), Girit İsyanı (1878), Kresna-Razlog Ayaklanması (1878-79), Epir İsyanı (1878), Girit İsyanı (1896-97), Ilinden-Preobrazeni Ayaklanması (1903), Harran Dürzi İsyanı (1909), 31 Mart İsyanı (1909), Halâskâr Zâbitân (1912-13), Bâb-ı Âlî Olayları(1913), Birinci Dersim Ayaklanması (1914), Arap Ayaklanması (1916-18)”.

Osmanlı Devleti yaşanan tüm bu süreçlerde bir yandan ayaklanma ve sorunlarla uğraşırken diğer yandan modernleşme girişimlerinde bulunmuştur. Bunlardan biri Tanzimat Fermanı’dır. 3 Kasım 1839’da okunan Tanzimat Fermanı, Osmanlı-Türk tarihinde demokratikleşmenin ilk somut adımını oluşturmuştur.

1854’te Rusya ile yaşanan Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Devleti dış borçlanmaya gitmek zorunda kalmış ki bu dış borç sarmalı sonuçta Osmanlı maliyesini batı denetimi altına sokacak olan Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulmasına kadar gitmiştir. Avrupa devletler ailesi içinde yer almak isteyen Osmanlı Devleti, 1856 yılında Islahat Fermanı’nı ilân etmiş, bu fermanla birlikte Batılı büyük güçler tarafından denetlenmesinin kapısı açılmıştır. Berlin Antlaşması’yla uluslararası anlaşmalarda yer alan ve uluslararası denetimi kabul etmeyi bir taahhüt haline dönüştüren bu gelişme imparatorluğun dağılmasını hızlandıran unsurlardan biri olmuştur.

Öte yandan Tanzimat ve Islahat Fermanlarının yarattığı gelişme, Osmanlı siyasal ve toplumsal düzeninde özgürlük taleplerinin yükselmesine yol açmıştır. Devamında Türk Siyasi Tarihinde önemli bir yer tutan Meşrutiyet dönemini başlatmıştır.

Birinci ve İkinci Meşrutiyet (Anayasal Saltanat) (1876-1908)

Tanzimat ve Islahat Fermanları döneminde batı tarzında eğitim veren kurumlardan yetişen Osmanlı aydınları, Batı fikirlerinden ve özellikle Fransız İhtilali’nin yaydığı “hürriyet, adalet, eşitlik, toplumsal dayanışma, parlamento” gibi kavramlardan önemli ölçüde etkilenmişlerdir.

23 Aralık 1876’da Kanun-ı Esasi’nin ilân edilmesi ile1877 yılının ilk aylarında ilk Türk parlamentosu toplanmıştır. Ancak I. Meşrutiyet dönemi uzun sürmemiş, 1877 yılında Rusya ile patlak veren savaş, Osmanlı ordusunun ağır mağlubiyeti ve Ayastefanos Antlaşması ile sona erince, Padişah II. Abdülhamid, savaş kışkırtıcılığıyla suçladığı Meclisi 13 Şubat 1878’de askıya alarak 1878’den 1908’e kadar devam edecek olan kendi kişisel egemenliğine dayalı bir yönetim oluşturmuştur. Osmanlı tarihinde istibdat dönemi olarak adlandırılan bu dönemde her türlü cemiyet kurmak yasaklanmış, basına sansür uygulanmıştır.

1908’de Rus Çarı ile İngiltere Kralının Reval’de buluşarak Boğazlar meselesini görüşmeleri ve Makedonya’da ıslahat yapılmasını istemeleri İttihatçıları harekete geçirmiştir. İngiltere ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’ni parçalamaya yönelik görüşlerini engellemek için tek çarenin Meşrutiyeti yeniden ilan etmek olduğuna inanan Cemiyete bağlı subaylardan Enver Bey Selanik’te, Ahmet Niyazi Bey Manastır’da kendilerine bağlı birliklerle ayaklanmışlardır. II. Abdülhamid’ten Meşrutiyeti ilan etmesini istemişler, olayların genişlemesinden çekinen II. Abdülhamid, 23 Temmuz 1908’de meşrutiyeti yeniden ilan ederek Kanun-ı Esasi’yi tekrar yürürlüğe koymuştur.

1909 yılının başlarından itibaren II. Meşrutiyet rejimine dolayısıyla İttihat ve Terakki Fırkasına karşı Ahrar Fırkası, büyük bir muhalefet başlatmış ve bu fırkanın çıkarttığı Serbesti Gazetesi’nde yayımlanan sert yazı ve eleştiriler halkı iktidara karşı harekete geçirmiştir. Yazdığı yazılar nedeniyle başyazar Hasan Fehmi, Galata Köprüsü’nde kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürülünce, bu olayı bahane edenler çeşitli gösterilere başlamışlardır. Bu olayların artması sonucunda Rumi takvime göre 31 Mart 1325’te (Miladi takvime göre 13 Nisan 1909) İstanbul’da yönetime karşı bir ayaklanma çıkmış ve Osmanlı tarihinde bu olaya 31 Mart Vakası denilmiştir. Ayaklanmayı bastırmak için İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri harekete geçmiş, komutanlığını Mahmut Şevket Paşa’nın yaptığı Harekât Ordusu Selanik’ten İstanbul’a gelerek bu ayaklanmayı kısa sürede bastırmıştır. Bu olay neticesinde II. Abdulhamid tahttan indirilerek yerine V. Mehmet (Reşat) Padişah olmuştur.

Yukarıdaki satırlarda da görüldüğü üzere dağılmayı önlemek için Osmanlı devlet yönetiminde ıslahata yönelik çalışmalar yapılmış ise de, Avrupa’da çıkan isyanlar ve uzun süren Rus savaşları ile iyice yıpranmıştı. Tüm bunların üstüne İtalyanlarla Trablusgarp Savaşı (1911-1912), Balkan Savaşları (1912-1913), I. Dünya Savaşı (1914-1918) ve bu savaşın içinde oldukça önemli bir yer tutan Çanakkale Savaşı (1915-1916). Bu cihan savaşı Osmanlıyı sona götürmüştür. Devamında Osmanlının yıkılma süreci, Türk Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması (1918-1923) yaşanmıştır.

Burada Cumhuriyete giden süreçte Türk siyasi hayatının daha iyi anlaşılması açısından Osmanlı son dönem fikir akımlarına da bakmak gerekir.

Osmanlı Son Dönem Fikir Akımları

Osmanlıcılık

Bu görüş Sultan Abdülaziz zamanında ortaya çıkmıştır. Akımın öncüleri Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ni kuranlardır. Bu görüşü savunanlar için, millî birlik, millî şuur ve millî ülkü ancak Osmanlı birliği ile ve bunun gereklerini yerine getirmekle gerçekleşecek ve devlet bu sayede yıkılmaktan kurtulacaktır. Bu akımın savunucularına göre; Osmanlı Devleti bünyesinde yaşamakta olan Türk, Rum, Ermeni, Yahudi, Arap, Arnavut, Bulgar her soydan topluluk aynı kabul edilecek, herkes “Osmanlı” olacaktır. Böylece milliyetçiliğin yarattığı ayrılıkçı ve bağımsızlık yanlısı hareketler önlenecek, bütün teba’a Osmanlı Devleti’nin yücelmesi için mücadele edecektir. Bu akım doğrultusunda yaşanan en uygun gelişme Meclis-i Mebusan’ın açılmasıdır. Balkan savaşları sonrasında bu fikir akımı etkinliğini yitirmiştir.

İslamcılık (Panislamizm)

Osmanlı Devleti’nin sosyal ve siyasal bütünlüğünü korumak için ortaya çıkmış, Tanzimat Dönemi’nde Müslüman olmayan ahaliye verilen haklar karşısında daha da güçlenmiş, I. ve II. Meşrutiyet Dönemi’nde çok sayıda taraftar bulmuş olan akımdır. Memlekette İslâmiyet’e büyük önem veren ve bütün Müslümanlar arasında birliğin sağlanmasını temel alan görüştür. Bu görüşü savunanlara göre devlet işlerinin kötüye gitmesinin tek nedeni din kurallarının bütünüyle uygulanmamasıdır. İslâmcılara göre, İslâmiyet gelip geçmiş devlet ve toplum düzenlerinin en gelişmişi, en iyisi ve en yararlısıdır. Bu sebeple İslâmiyet’in bütün kuralları hiç ödün verilmeden tam anlamıyla uygulanırsa bütün İslâm ülkeleri arasında birlik kurulabilirdi. Osmanlı Padişahı da “halife-i rûy-i zemîn” (yeryüzünün halifesi) olduğuna göre, kurulacak böylesi bir birlik Osmanlı Devleti’ni yeniden eski güçlü ve saygın günlerine kavuşturabilirdi. “Genç Osmanlılar”ın desteğini de alarak Meşrutiyet kurmak vaadiyle iktidara gelen II. Abdülhamid de, bu akıma destek verenlerin başında yer almıştır. Bu akımın savunucuları batı taklitçiliğine karşı çıkmışlardır. I. Dünya Savaşı’na Arapların İngilizlerin yanında savaşa girmesi, bu akımın önemini kaybettiğinin göstergesidir.

Türkçülük

Devletin kurtuluş ve yükselme çaresini, millî varlığını, millî duygu ve ülküsünü Türk milletinin tek vücut olmasında aramıştır. Böylece Osmanlı Devleti, birbirine sıkı sıkıya bağlı ve aynı soydan gelecek bir sosyal dayanak bulmuş olacaktı.

Osmanlı devletinin bayrağı altında şuursuz bir hayat yaşayan Türkler, millî duygunun uyanmasıyla yeniden eski güçlü günlerine dönecektir. Bu akımın savunucularına göre; Osmanlı Devleti’nin kurtarılması ancak, imparatorluk sınırları içinde yaşayan Türklere ait ülkü birliği, milli şuur aşılanarak sağlanabilir. Türkçülük düşüncesi, Osmanlıcılık ve İslâmcılık akımlarının tesirlerinin fazla olduğu dönemlerde etkili olamamış, II. Meşrutiyet döneminde Ziya Gökalp tarafından sosyolojik temellere oturtulmaya başlanmıştır. Bu dönemlerde ortaya çıkan tüm fikir akımlarını değerlendirdiğimizde en tutarlı, en ileriye dönük ve en çağdaş olanının Türkçülük akımı olduğunu söyleyebiliriz. Bu fikir, Millî Mücâdele’de Türk Milleti’nin birlik ve beraberliğinin sağlanmasında ve Türk Devleti’nin yeniden yapılanmasında Mustafa Kemal’in esin kaynağı olmuştur.

Tüm bu fikir akımları içinde Osmanlının da kurucu unsuru olan Türkçülük sadece hayat bulabilmiştir.

Çabaların Sağladığı Birikim

Osmanlı yapmak istediği tüm yenilik çabalarına Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı ve Meşrutiyet çabalarına, siyasi düşünce akımlarına, çabalara, arayışlara ve girişimlere karşın devleti nasıl kurtaramamıştır. Bu çabalar, bu düşünceler Osmanlı Devleti’nin batışını neden önleyememiştir? Bu çabalar, bu düşünceler Osmanlı Devleti’nin çöküşünü bir ölçüde yavaşlatmış mıdır yoksa büsbütün hızlandırmış mıdır? Osmanlı son dönem siyasi akımlarının Türk devlet ve toplum yaşamına katkısı olmuş mudur, varsa ne ölçüde yarar sağlamıştır?

Bu soruların yanıtını verebilmek için düşünce akımlarının toplu bir eleştirisini yapmak gerekir. Bu yaklaşımla ulusal bağımsızlık savaşı öncesi Türkiye’deki siyasi düşünce ortamının tutarlı, tutarsız yanları ortaya çıkacak ve Atatürkçü ideolojinin nasıl meydana geldiği anlaşılacaktır.

Osmanlı Devleti’nin son döneminde imparatorluğu kurtarma amacını güden tüm siyasi akımların birkaç noktada ortak yanları vardır.

  • Birincisi, Osmanlıyı kurtarma istekleridir.
  • İkincisi, sorunu bütün olarak görememeleri, soruna köklü ve bütüncül bir davranışla yaklaşamamalarıdır.
  • Üçüncüsü, çağdışı kalmış bir devlet yapısını yan desteklerle sürdürebileceklerini sanmalarıdır.
  • Sonuncu ortak özellik ise Batı’yı iyi tanımamaları, daha geniş bir ifadeyle “çağdaşlaşma” ve “modernleşme” kavramlarını ve bu kavramların neleri içerdiğini bilmemeleridir.

Osmanlı son dönem siyasi akımları içinde bütüncül olamaması bir yana bırakılırsa en çağdaş, oldukça tutarlı ve geleceğe yönelik akım Türkçülüktür. Türkçülük akımı ve tartışmaları Anadolu eyleminin uluslaşma, ulusal bir devlet kurma karar ve çabasını etkileyen en önemli akım olmuştur. Akımın öncüleri Osmanlı Devleti’nin Türk dili karşısındaki tutumunu, toprakları içindeki Türk halkına bakışını yaptıkları araştırmalarla iyice kavramış, ulusal bilincin bir devlet için en büyük güçlerden biri olduğu anlaşılmıştır. Türkçülük akımı çağın da geçerli düşüncesidir ve bu yönüyle çağdaştır. Kendisi de bir toplumbilimci olan Ziya Gökalp bu akımın dinamiklerindendir. Önce Osmanlıcılığı savunmuş olmasına rağmen Osmanlıcılığın başarısız olacağını öngördüğünden hemen devamında Türkçülüğe yönelmiştir. Gökalp’e göre Türkleşmek, uluslaşmak için gelişme aşamasıdır. Gökalp’e göre ilerlemek ve var olmak için tüm siyasi akımların arasındaki çatışmasının önlenmesi ve bunların uzlaştırılması gerekmektedir. İşte bu uzlaşının sağlanamamış olması da Osmanlı Devleti’nin kurtarılamamasına sebep teşkil etmiştir.

Özetlemek gerekirse Osmanlı Devleti’nin çöküşünde en önemli etken, ulusal devleti kurup geleneksel toplumdan çağdaş topluma geçiş sağlayamamış olmasıdır.

Osmanlı modernleşmesi otokratik bir modernleşmesidir, iç ve dış gelişmeler, hayatının son kırk yılında imparatorluğu bu otokratik modernleşmeden anayasal bir monarşiye kadar sürüklemiştir. Osmanlı Devleti genç Cumhuriyete parlamento, siyasal parti kadroları, basın gibi siyasal kurumları miras bırakmıştır. Cumhuriyetin tabipleri, fen adamları hukukçu, tarihçi ve filologları son devrin Osmanlı aydın kadrolarından çıkmıştır. Cumhuriyet ilk anda eğitim sistemini, üniversiteyi, yönetim örgütünü, mali sistemini imparatorluktan miras almış ve Cumhuriyet devrimcileri bir ortaçağ toplumuyla değil, son asrını modernleşme sancıları ile geçiren imparatorluğun kalıntısı bir toplumla yola çıkmışlardır. Cumhuriyetin radikalizmini kamçılayan öğelerden biri de yeterince radikal olamayan Osmanlı modernleşmesidir.

Bugünkü Türkiye’nin siyasal-sosyal kurumlarındaki sağlamlık ve zaafın bilinmesi, son devir Osmanlı modernleşme tarihini iyi anlamakla mümkündür. 19. yüzyıl bütün Osmanlı camiasının en hareketli, en sancılı, yorucu, uzun bir asrıdır; geleceği hazırlayan en önemli olaylar ve kurumlar bu asrın tarihini oluşturur.

Bu akımlardan etkilenerek ve yaşananlardan ders alarak yetişmiş olan kuşaklar, “Ya İstiklal Ya Ölüm” diyerek bir varoluş savaşı vermişler. TBMM’ni 100 yıl önce ilan etmişler ve yeni Cumhuriyeti tüm bu kazanılmış tecrübelerin birikimiyle kurmuşlardır.

(Devam edecek)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ