NEDEN İYİSİN?

Bir insana “nasılsın?” diye sorduğunuzda “iyiyim” cevabını alırsanız diyalog orada biter. Ama “kötüyüm” derse hemen sorarsınız: “ne oldu”, “neden kötüsün?” Peki “neden iyisin?” diye soran biri duydunuz mu hiç? Ben duymadım. Bu küçük dilsel alışkanlık, yüzeydeki masum bir nezaket ritüelinin çok ötesinde bir şeyi ele veriyor: zihnin yapısını, dikkatimizin yönünü, belki de medeniyetin kuruluş mantığını.

“Kötülük” kapı açar, “iyilik” kapı kapatır. Biz kapı açan şeylere kulak veriyor, kapananlara aldırmıyoruz. Bu bir karakter zafiyeti değil evrimsel bir miras. Tehlikeyi, acıyı, sorunu fark etmek hayatta kalmak demekti. İyiliği fark etmek ise lüks, belki de gereksiz bir dikkatti. Nörobilimde buna “negatiflik yanlılığı” deniyor; insan zihni kötü deneyimleri yapışkan bir yüzeye, iyi deneyimleri kaygan bir yüzeye benzetilir. Kötü yapışır, iyi kayar gider.

Ama bu yalnızca bireysel bir psikolojik çarpıklık değil. Medeniyetin kendisi de bu yüzeylerden inşa edilmiş. Felsefenin temel sorularından biri “kötülük problemi”dir. İyiliğin neden var olduğunu soran pek yoktur. Tıbbın büyük bölümü hastalığı anlamak üzerine kurulmuş, sağlığı anlamak üzerine değil. “Sağlık”, “hastalık”ın yokluğu olarak tanımlanır. İyi olan, kötünün negatifi olarak var olur. Kendi başına bir dili yoktur, yalnızca yokluğunu bıraktığı boşluktan okunur.

Bu durumun nedeni ne olabilir? Bence cevabın bir bölümü “normalleşme”de saklı. Şöyle düşünün: bana göre insan vücudunun, özellikle yüz bölgesinin görüntü olarak en çirkin yeri burundur. İnsan anatomisinde burun olmasaydı, nefes başka bir mekanizmayla alınsaydı, eminim yüzünün ortasında kemikli bir çıkıntısı olan insanla dalga geçilirdi. “O şekilsiz şey de ne?” diye. Ama burun orada olduğu için, orada olması “normal” olduğu için, onu güzel bulmak şöyle dursun, var olduğunu bile fark etmiyoruz. Üstelik en fazla estetik müdahaleye konu olan organ da o. Normalin içinde kaybolmuş ama normalden çıktığında anında görünür.

İyilik de böyle işliyor. Orada olduğunda zemin haline geliyor; görünmez olmaktan da öte, fiilen yok oluyor. Trafik aktığında kimse trafiği düşünmez. Bedeniniz sağlıklıyken onu unutursunuz. İyi olan şey arka plan olur, fon olur, zemin olur. Kötü olan ise figür: keskin, net, dikkat çeken. Ve biz figüre bakarken zemin silinip gidiyor.

İnsanlık tarihinde başarılı “distopya”lar yazılmıştır: Orwell, Huxley, Zamyatin. Ama herkesin benimseyebileceği bir “ütopya” yazılamamıştır. Bunun nedeni salt edebi değil daha derinde bir şey: kötülük evrensel bir dildir, iyilik ise herkesin ayrı lehçesiyle konuştuğu bir şey. “Acı” ortak bir referans noktası verir, “mutluluk” ise herkesin farklı boşluğuna konuşur. Platon’un Devlet’ine, Thomas More’un Ütopya’sına bugün berbat gözüyle bakılmasının nedeni budur kısmen. Her ikisi de iyiliği tasarlamaya kalkmıştır, sanki iyi bir toplum mühendislik hesaplarıyla çizilebilirmiş gibi. Oysa tarihte işe yarayan toplumsal düzenler masada tasarlanmayarak ortaya çıkmıştır. Kimse İskandinav refahını önceden çizmemişti, Atina demokrasisini planlamamıştı, Japonya’da Edo döneminin görece huzuru bir mimari projenin ürünü değildi. İyilik tasarlanmaz; oluşur, birikir, fark edilmeden büyür. Ve tam da bu yüzden anlatılamaz. Edebiyat figür ister, iyilik ise zemin olmayı seçer.

Peki iyiliği görünür kılmak mümkün mü? Tarih boyunca insanlığın bu soruya verdiği pratik yanıt, ritüel olmuştur. Bayramlar, yıl dönümleri, anıtlar, törenler; bunların tamamı aslında yapay görünürlük üretiyor. “Dur, bak, fark et” diyorlar. Zemin olmaya mahkum olan iyiliği, geçici de olsa figüre dönüştürüyorlar. Bu anlamda ritüel yalnızca sosyal bir alışkanlıktan çok bir tür dikkat terapisi halini alıyor.

Sanat da aynı işi yapıyor ama farklı bir mekanizmayla. Tolstoy’un romanları sizi başka bir insanın içine koyar; orada gördüğünüz şey çoğunlukla kötülük değil, insanın sıradan iyiliğinin ne kadar görünmez olduğudur. Geçip giden bir jest, söylenmeyen bir söz, fark edilmeyen bir fedakarlık. Edebiyatın en iyi anları, zemine bakmanızı sağladığı anlardır. Bu yüzden büyük roman yazarları iyi insanları anlatmakta zorlanmaz, iyi olan şeyin nasıl göz ardı edildiğini anlatır.

Ama modern insan bu ritüellere ve bu tür sanata giderek daha az inanıyor. Bayramlar anlamsızlaşıyor, kutlamaların içi boşaltılıyor, dikkat ekonomisi her gün biraz daha gürültüye doğru kırılıyor. Sosyal medya negatiflik yanlılığını endüstrileştirdi. Algoritmalar tam da evrimsel yapımıza oynuyor. Kötü haber tıklanır, iyi haber geçilir. Ve bu kısır döngüde iyilik, normalleşmekle kalmıyor, sistemli olarak bastırılıyor.

İyiliği fark etmemek yapısal bir sorun. Zihnin, dilin, kurumların ve şimdi algoritmaların ortak çıktısı. Bu yapının farkında olmak bile başlı başına bir şey ama yeterli değil. Fark etmek ile görmek arasındaki mesafe, alışkanlığın mesafesidir. Ve alışkanlıklar, bir tür kaslarla değişir: dikkat kası…

Yapılabilecek en küçük, en basit ama en anlamlı şey: “iyiyim” cevabından sonra bir an duraklamak ve kendine sormak: “neden iyiyim?”

Elif ATA

elif.ata@nobel.com.tr

Sosyal Medyada Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

BENZER İÇERİKLER

NEDEN İYİSİN?

NEDEN İYİSİN? Bir insana “nasılsın?” diye sorduğunuzda “iyiyim” cevabını alırsanız

Çehov’un Tüfeği

Çehov’un Tüfeği Anton Çehov’un dramaturji kuralı şöyledir: Birinci perdede duvara

YURTTA SULH CİHANDA SULH

YURTTA SULH CİHANDA SULH Bazı sözler, söylendiği andan itibaren yanlış anlaşılmaya