RUBASAM

Mehmet Akif Ersoy, Safahat ve Vatan

Süleyman ÖZMEN

 

 

Dr. Süleyman Özmen
İstanbul Rumeli Üniversitesi Küresel Politikalar Araştırma ve Uygulama Merkezi (RUPAM) Müdürü

suleyman.ozmen@rumeli.edu.tr

Giriş

Mehmet Akif Ersoy gibi bir başka Vatan Şairi olan Namık Kemal, “Vatan bize kılıcımızın ekmeğidir” der. Yine bugün yazımıza konuk olan Vatan Şairi Mehmet Akif Ersoy; “Sahipsiz olan vatanın batması haktır, Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır” demiştir.

Bu ifadelere konu olan vatan nedir?

Vatan; Namustur.

Vatan; Bayrağımızdaki “Ay ve Yıldız”dır.

Vatan; Uğrunda tereddütsüz kendimizi feda edebileceğimiz kutsal topraktır.

Vatan; Gerektiğinde düşmanın önünde vücudunu siper etmektir.

Vatan; Atalarımızın mirasına sahip çıkmaktır.

Vatan; Aramızdaki sevgi bağı, ortak tarihi geçmişimiz ve kültür bağıdır.

Vatan; Yediğin lokma, özgürce içinde soluduğun hava ve evinin önünde kokan çiçektir.

Vatan; Anadır, vatan babadır.

Vatan bir milletin yaşama nedenidir.

Mehmet Akif Ersoy’u anlayabilmek için O’nun yaşadığı dönemi, o dönemin evvelini ve o dönemde üstümüze çöken karabasanları anlamak lazım.

***

Tarih bir milletin neler yapabileceğini ve neler yapamayacağını gösteren doğru bir kılavuzdur. Yine tarih kendisinden ders almayanlar için acımasız olur. Mehmet Akif Ersoy’u ve Vatan kavramını anlayabilmek için Türk milletinin tarihini doğru analiz etmemiz gerekir.

Mustafa Kemal Atatürk 1920 senesinde yapmış olduğu bir söyleminde; “Ben Batı milletlerini, bütün dünyanın milletlerini tanırım. Fransızları tanırım, Almanları, Rusları ve bütün dünyanın milletlerini şahsen tanırım ve bu tanışmam da harp sahalarında olmuştur, ateş altında olmuştur. Ölüm karşısında olmuştur. Yemin ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin manevî kuvveti bütün milletlerin manevî kuvvetinin üstündedir” der. İşte bu milletin tarihini doğru analiz etmek istiyorsak önce bu sözü doğru okumamız ve bu milletin geçmişine doğru bir yolculuğa çıkmamız gerekir.

Çağ Açıp Çağ Kapatan Millet

350 yılında Avrasya steplerinden batı yönüne hareket ederek; dönemlerine göre gelişmiş silah ve donanımları, yüksek hızları ve savaş taktikleriyle diğer kavimleri sürerek ya da egemenlik altına alarak Doğu Avrupa’nın büyük bir kısmını ele geçirmiş olan Hunlar, 434 yılında Atilla altında birleşerek Avrupa’nın sosyal, kültürel, demografik yapısını değiştiren ve bugünkü yapısının temellerini oluşturan Kavimler Göçü’nün başlamasında ve Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasında etken olmuştur.

Batı kültürüne ait olan uygarlıklar bu tarihten itibaren 29 Mayıs 1453 tarihine kadar olan sürede Karanlık Çağı yaşamıştır. Batı Roma İmparatorluğunun çöküşünün ardından İtalyan Rönesans’ına kadar yaşanan büyük bir kültürel ve ekonomik çöküş yüzünden Orta Çağ’a “Karanlık Çağ” denilmiştir. Orta Çağ 29 Mayıs 1453’te sona ermiştir. Bu tarih, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u aldığı tarihtir. Yani bu milletin ataları Batı Roma İmparatorluğunu yıkarak bir çağ kapatıp yeni bir çağ açmış ve yine Doğu Roma İmparatorluğunu yıkarak yeniden bir çağ kapatıp bir çağ açmıştır. Hani demiştik ya tarih bir millete neler yapabileceğini veya yapamayacağını gösteren doğru bir kılavuzdur. İşte bunun en güzel örneği budur.

Samuel Huntington, 1993 yılında Foreign Affairs dergisinde yayımladığı “Medeniyetler Çatışması” adlı bir makalesini1996 yılında genişleterek kitaplaştırdı. Bu kitapta birbirleriyle çatışması öngörülen medeniyetler Batı ve Ötekiler diye gösterilir. Batı Medeniyeti diye tanımlanan medeniyet esas olarak Roma İmparatorluğunun bakiyesi olan uygarlıktır. Ötekiler diye tanımlanan uygarlıklarda esasında üzerinde güneş batmayan imparatorluk diye kabul gören her iki Roma İmparatorluğunu da yıkan ve Orta Avrupa’da yer alan, İsviçre, Kuzey İtalya ve Fransa’nın pek çok bölümünde görülen büyük dağ silsilesi olan “Alp Sıradağları”na isim veren Türk Milletinden başkası değildir. Alpler baştanbaşa İtalya’yı geçen Apeninleri, Slovenya ve Hırvatistan kıyısında uzanan Dinar Alplerini, Balkan ve Karpat Dağlarını içine alır. Bazı fasılalarla Anadolu’da Toros Dağlarıyla devam ederek, İran’a geçer ve oradan Türkistan’a (Orta Asya) uzanır. Burada önemsizmiş gibi görünen tüm bu ayrıntıları verme nedenim esasında başımıza gelen birçok olayın nedeninin bu ayrıntılarda saklı olmasından kaynaklanmaktadır. Avrupa’da 10 ülkeyi kat ederek Karadeniz’e dökülen Tuna Nehrinin isim kökenine baktığımızda biraz daha şaşıracağız.

Batı Bize Neden Düşman?

Batı dünyası en özet haliyle yukarıda sıraladığım nedenlerden dolayı bize düşmandır. 1000 yıllık “Şark Meselesi”nin kökeninde de işte bu gerçekler yatar. Dünyada Türk Hâkimiyetinin olduğu dönemler ve bu hâkimiyeti yıkmak için yapılan manipülatif süreçler. İstanbul’u alan Şahi Top teknolojisi dünyadaki mevcut top teknolojisinin yaklaşık olarak 150 sene ilerisindeydi. Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman, Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş dönemindeki üç büyük padişahtı. Osmanlı İmparatorluğunun mottosu, “Devled-i ebed-i müddet” yani “Sonsuz devlet”tir. Osmanlı bu mottoya uymak adına çok büyük fedakârlıklar ve çalışmalar yapmıştır.

Ancak nereden ve neden geldiği belli olmayan (bizce bilinen) manipülatif yaklaşımlar Osmanlı’yı bilerek ve bilinçli olarak geriletmiştir. Bunlara birkaç önemli örnek vermek istiyorum.

a. 1580 yılında, zamanın şeyhülislâmı Kadızade Ahmed Şemseddin Efendi’nin; “Yıldızları gözlemlemek felaket getirir” fetvası üzerine padişah III. Murat’ın emriyle İstanbul Rasathanesi denizden topa tutularak bir gecede yıkılmıştır. İstanbul böylece dünyanın en önemli astronomi merkezlerinden biri olma şansını kaybetmiştir. (Soru: Kadızade Ahmed Şemseddin Efendi kimdir? Neden böyle bir fetva vermiştir? Ve Padişah III. Murat neden tereddütsüz olarak bu fetvayı onaylamıştır?)

b. Hezârfen Ahmed Çelebi 1632 yılında lodoslu bir havada Galata Kulesi’nden kuşkanatlarına benzer bir araç takıp kendini boşluğa bırakmış ve uçarak İstanbul Boğazı’nı geçip 3558 m. ötede Üsküdar’a inmiştir. Uçuş dünya havacılık tarihi açısından önemli bir yere sahiptir. Eğer gerçekliği genel kabul görürse Hezârfen o güne kadar gökyüzünde en uzun süre kalan, süzülen ve uçan ilk havacıdır. Dahası uçuşu kıtalararası ilk uçuştur. (Bundan sonra kabul edilen dünyadaki ilk uçuş, Wright kardeşlerin 17 Aralık 1903’te Kuzey Karolina’da ABD’de olmuştur. Yani 271 sene sonra) Dönemin Şeyhülislamı “Allah insanların uçmasını isteseydi onları zaten kanatlarıyla birlikte yaratırdı, bu kişiler Allah’a karşı gelmektedirler” demesi üzerine Hezârfen Ahmed Çelebi, Fizan’a (Trablusgarb/Libya) sürülür. (Soru: Dönemin Şeyhülislamı neden böyle bir fetva vermiş ve dönemin Padişahı neden bu fetvanın gereğini yerine getirmiştir? Bu teknoloji o tarihte Türk Milleti tarafından devam ettirilseydi Türk milleti bugün havacılıkta ve uzayda nerede olurdu?)

c. Lagari Hasan Çelebi, barutla çalışan iki katlı roketi 1633 yılında yaptı. 30 metre uzunluğundaki roketle, ateşlendikten sonra 2,5 kilometre yol aldığı ve ardından denize iniş yaptığı rivayet edilen Hasan Çelebi ilk kez gerçek anlamda roketli uçuş yapan insan oldu. “Roket adam” Hasan Çelebi’nin 1633’teki denemesi, kayıtlarda ilk insanlı dikey roket uçuşu olarak geçiyor. (Bunun dışında bilinen ilk insanlı roket uçuşu, 12 Nisan 1961 tarihinde Yuri Gagarin’le gerçekleşti. Yani tam olarak Lagari Hasan Çelebi’den 328 sene sonra) Yine Lagari Hasan Çelebi’de Dönemin Şeyhülislamı tarafından kötülenmesi üzerine Kırım’a sürgün edilir. (Soru: Dönemin Şeyhülislamı neden böyle bir fetva vermiş ve dönemin Padişahı neden bu fetvanın gereğini yerine getirmiştir? Bu teknoloji o tarihte Türk Milleti tarafından devam ettirilseydi Türk milleti bugün roket ve uzay teknolojileri konusunda nerede olurdu?)

Yukarıda vermiş olduğumuz bu sıradan örnekleri esasında daha da çoğaltmak mümkündür. Bugün bile 1513 senesinde dünya haritasını nasıl çizdiği anlaşılamayan, UNESCO tarafından anma programı yapılan Piri Reis’in hakikatte neden öldürüldüğü konusu yine ayrı bir tarihsel muammadır.

Görülen şu ki o dönemde birileri Türklerin ilerlemesini engellemek adına büyük bir güç birliği ve planlama yapmış. Neden mi çünkü biz ilerledikçe onlar gerilemişler de ondan.

Bakınız dönemin İngiliz Başbakanı William Ewart Gladstone, 5 Eylül 1876 tarihinde yayımlanan “Bulgarian Horrors and the Question of the East” başlıklı makalesinde; “Türkler, insanlığın dev bir insanlık dışı örneğidir ve tasfiyesi gerekir” demiştir.

Türk Milleti’ni, Avrupalılar tarafından yok edilmesi gereken aşağılık bir millet olarak gören Charles Darwin, 1887 senesinde New York’ta yayımladığı “The Life and Letters of Charles Darwin”, isimli kitabının Inci Cilt Sayfa. 266’da; “Avrupa Türk barbarlığına karşı galip gelmiştir. Türkler gibi aşağılık ırklar, Avrupalılar gibi medenileşmiş yüksek ırklar tarafından yok edilmelidir” demiştir.

Yine bu tatsız kin ve nefret dolu söylemlere verdiğim örnekleri çoğaltmak mümkün. İtalyan birliğinin kurucusu olarak tanınan Giuseppe Garibaldi, En büyük ve ünlü Fransız yazarlardan biri kabul edilen Victor Hugo, geç Victoria dönemi Büyük Britanya’sının en başarılı ve ünlü yazarı olarak kabul edilen Oscar Wilde, bugün Amerikan edebiyatının en büyük yazarlarından kabul edilen Nobel ve Pulitzer Ödüllü Ernest Hemingway, Türk Milletine sistematik olarak saldırılarda bulunan örneklerden sadece bir kaçıdır.

Safahat

Safahat, Mehmet Akif Ersoy’un 1911-1933 yılları arasında yayımladığı yedi şiir kitabındaki şiirleri bir araya getirdiği eseridir. Eser, Türkiye’de en fazla okunan şiir ve fikir kitaplarından olmuştur. İçerdiği şiirlerin konusu dönemin sosyal sorunları, tarihi ve dini konularıdır. Safahat kelime olarak “Hayatın değişik yüzleri, aşamalar, evreler, safhalar” anlamına gelir. Vatan Şairi Mehmet Akif Ersoy yaşamış olduğu, tanıklık etmiş olduğu dönemi bize bu yedi ciltteki ifadelerle anlatmaya çalışır.

Yedi cildin Birinci Kitabı olan “Safahat”, Mehmet Akif’in ilk şiir kitabı olarak 1911’de yayımlanmıştır. Kitap, “Safahat” diye anılan başlıksız bir giriş şiiri ile ve bu şiir ise “Oku” kelimesi ile başlar. Manzum hikâye özellikleri taşıyan 44 şiir içerir.

Ayrı bir kitap olarak 1912’de yayımlanmış olan İkinci Kitap, “Süleymâniye Kürsüsünde” 1002 mısralık tek bir şiirden oluşur. Şairin dostu vaiz Abdürreşid İbrahim’in ağzından yazılmıştır. Mehmet Akif’in bütün Safahat’a yayılan İslam birliği idealinin şekillendiği kitaptır.

Safahat’in Üçüncü Kitabı “Hakk’ın Sesleri”, yazıldığı sırada (1913) henüz bitmiş olan Balkan Savaşı’nın acılarıyla yazılmış 10 şiirden oluşur. Sekiz ayet ve bir hadisin açıklaması ile toplumsal sorunlara çare göstermeye çalışılır.

İlk defa 1914’te yayımlanmış olan Dördüncü Kitap, “Fatih Kürsüsünde”, 1692 mısralık tek bir şiirden oluşur. Hakk’ın Sesleri ile aynı konuları işler. İkinci kitapta olduğu gibi tek bir uzun şiirden oluşur.

Safahatin Beşinci Kitabı, “Hatıralar”, 10 şiirden oluşur. Balkan ve I. Dünya Savaşları’nın acılı anılarıyla, şairin savaş sırasında yaptığı seyahatlerdeki gözlemleri anlatılır.

Altıncı Kitap “Asım”, karşılıklı konuşma şeklinde yazılmış 2292 mısralık tek bir manzum hikâye içerir. “Çanakkale Şehitleri” adıyla meşhur olan şiir, bu eserin sonunda yer alan bir bölümdür.

Safahat’in son kitabı “Gölgeler” ise şairin İstiklal Savaşı yıllarında ve Mısır yıllarında yazdığı 41 şiiri içerir, manzum roman olarak da bilinir. İlk baskısı ayrı bir kitap olarak 1933’te Kahire’de gerçeklemiştir.

Sonuç

Buraya kadar Namık Kemal’den, Mehmet Akif’den, bize kılıcımızın ekmeği olan Vatandan, bize neler yapabileceğimizi anlatan tarihten, Türk milletinin uygun şartlar altında ve kendisini milletine adamış liderlerin önderliğinde, Atatürk’ün de dediği gibi; “Milli birlik ve beraberlik kader-i ilahiden başka her türlü güçlüğü yener” ifadesinde vücut bulduğu gibi bu milletin hakikatte neler yapabileceğinden bahsettik. Bu millete karşı Batı’nın neden kin ve nefret dolu olabileceğinden bahsetmeye çalıştık. Esasında tüm burada sıralamış olduğumuz kısa edebiyatı biraz daha güçlendirmek adına 1800-1922 arasındaki döneme, Osmanlı İmparatorluğu’nun neden en uzun yüzyılı dendiğini kavramamız gerekir. Bu dönemi incelemeyi siz değerli okurlarıma bırakmak istiyorum. Dilerseniz İlber Ortaylı’nın “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” adlı kitabından veya başka açık kaynaklardan bu dönemi dikkatlice inceleyebilir ve Türk Milletinin nasıl tarih sahnesinden silinmeye çalışıldığının tarihsel emarelerine ulaşabilirsiniz.

Şimdi tekrar Mehmet Akif’e dönelim. Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın diyen Akif; “İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır. Şu var ki; İstiklal Marşı’nın bir şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihi bir değeri vardır” demiştir.

İstiklal Marşı’nın yazımı; Akif’in bu millete en büyük hizmetlerinden birisidir, diyebiliriz. Bununla birlikte İstiklal Marşı’nın bir “marş veya şiir” olmasının ötesinde derin anlamları vardır: Bunların başında İstiklal Marşı’nın Akif’in de dediği gibi tarihi bir belge olduğu hususudur. Bu yönüyle İstiklal Marşı bir dönemin vesikasıdır. Adeta inadına bir varoluş manifestosudur.

Ayrıca dünya marşları arasında şiiriyeti en yüksek marştır. Fakat o sadece bir şiir, edebi metin olmayıp; muhtevasıyla beraber manası da son derece önemlidir. Öyle ki İstiklal Marşı; tarihten silinmek istenen bir milletin nasıl ve hangi değerlerle ayağa kalktığının, küllerinden yeniden nasıl doğduğunun da açık bir nişanesidir.

Aynı şekilde İstiklal Marşı, tek dişi kalmış Batı medeniyetine ve sömürgecilik düzenine karşı bir başkaldırı ve meydan okumadır. En önemlisi ise; İstiklal Marşı, cumhuriyeti kuran iradenin ne olduğunu bize anlatan önemli bir metindir.

Şimdi sonsöz olarak yazımız içinde bahsettiğim Safahat’a dönelim. Kör bir millet önünü göremeyecek, hareket edemeyecektir. Önünü göremeyen bir millet istikbale yönelemeyecektir. Şair milletinin vicdanıdır, vicdanı yani kalp gözüdür. Mehmet Akif Ersoy, bu milletin kalp gözünü açmaya çalışmış ve bu milletin geri kalmasının temel nedenlerini detaylı olarak analiz etmiştir. Doğu medeniyetinin geri kalmasındaki nedenleri araştırarak bu milleti yeniden uyandırmaya çalışmıştır. Safahat’ın ilk cildinde yer alan ilk şiirin “Oku”yla başlaması son derece manidardır. Akif, tembellik, İslam’ın özünden kopma, kadercilik, azmetmeden tevekkül etme gibi pek çok nedeni kimi zaman sert bir üslûpla değerlendirmiş ve eleştirmiştir.

Safahat’ın 6ncı Cildi olan “Asım”da;

“Bu cihetten, hani, hiç yılmasın, oğlum, gözünüz;

Garbın yalınız ilmine dönsün yüzünüz.

O çocuklarla beraber, gece gündüz didinin;

Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin.

Fen diyârında sızan nâ-mütenâhî pınarı” der. Yani güçlüydük, ahlaklıydık, adildik, merhametliydik. Ta ki ne zaman yozlaştırıldık, akıldan, bilimden kopartıldık işte o zaman yıkıldık.

Akif’e göre millî kimliğimizi kaybetmeden bir an önce Avrupa medeniyetinin ilmini memleketimize getirmemiz gerekmektedir. Avrupa’nın kültürünü değil bilimini almamız gerekir. Çünkü bunlar olmadan hiçbir şekilde yaşamak ve hürriyetimizi muhafaza etmek mümkün değildir:

“Sırr-ı terakkînizi siz,

Başka yerlerde taharrîye heveslenmeyiniz.

Onu kendinde bulur yükselecek bir millet;

Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket.

Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;

Veriniz hem de mesâînize son sür’atini.

Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız;

Çünkü milliyeti yok san’atın, ilmin yalnız,

İyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin:

Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için,

Kendi “mâhiyyet-i rûhiyyeniz” olsun kılavuz.

Çünkü beyhûdedir ümmid-i selâmet onsuz.”

Akif gibi bu milletin neden çöküş vadisine yuvarlana durduğunu detaylarıyla araştıran Mustafa Kemal Atatürk’te aynı sonuçlara ulaşmıştır ve emin olunuz ki bu sonuçlara ulaşmada Namık Kemal’den de, Akif’den de ilham ve istifade etmiştir.

Atatürk 6 Mart 1922 senesinde yapmış olduğu bir konuşmada; “Eğer kuvvetli bir Türkiye mevcut olsaydı denilebilir ki İngiltere’nin bugünkü siyaseti mevcut olmayacaktı. Türkiye Viyana’dan sonra Peşte ve Belgrat’ta mağlup olmasaydı Avusturya ve Macaristan siyaseti işitilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya dahi aynı membadan mülhem olarak hayat ve siyasetlerine küşayiş ve kuvvet vermişlerdir.

Efendiler bir şeyin zararıyla, bir şeyin imhasıyla yükselen şeyler bittabi o şeylerden mutazarrır olanı alçaltır ve filhakika Avrupa’nın bütün terakkisine tealisine ve temeddününe mukabil (ilerlemesine karşılık) Türkiye bilakis tedenni etmiş ve sukut vadisinde yuvarlana durmuştur (gerilemiştir)” demiştir.

Yine 1933 senesinde Cumhuriyetin 10ncu Yıl Nutku’nda Atatürk 10 sene içinde yapılan o efsanevi ve mucizevi ilerlemeyi milletimiz için kâfi görmez. Şöyle der; “Yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız”.

Sözlerime Mustafa Kemal Atatürk’ün 25.09.1924 tarihinde Samsun İstiklâl Ticaret Okulu’nda öğretmenlere yapmış olduğu bir konuşmadan alıntıyla son vermek istiyorum.

“Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlmin ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir”.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Hayati Kara dedi ki:

    Hocam tebrik ediyorum tarihimize böyle toptan bakabilsek ve gençlerimize tarih bilinci kazandırabilsek her halde ilerleme yolunda engelleri daha kolay aşabileceğiz.

BİR YORUM YAZ