RUBASAM

Ekümenopolis: ‘Berci Kristin Çöp Masalları’nda İstanbul’un temsili

Ata Hacımale

Latife Tekin’in 1984 yılında, toplumsal dönüşümün ortasında yayınlanan romanı ‘Berci Kristin Çöp Masalları’, İstanbul’un yeni gerçeği olan gecekondu mahallelerinin dünyasını ele almaktadır.

Bir şehircilik terimi olan “Ekümenopolis” kavramı, “gezegenin tümünü kaplayan kent” anlamına gelmektedir. İlk olarak Constantinos Doxiadis tarafından literatüre kazandırılmış olan bu terim, Yunanca “şehir” anlamına gelen polis kelimesinden türetilmiş ve “metropolis” ile “megapolis” tanımlarının korkutucu bir hızla büyüyen kentleri ifade etmede yetersiz kalmaya başlamasından sonra kullanılmaya başlanmıştır. Dünya üzerinde “ekümenopolis” olarak ifade edilebilecek pek çok şehir vardır. Yıllar içerisinde nüfusu kontrolsüzce artan, yeşil alanlarını hızla yitiren, her tarafı fabrika ve binalarla çevrilen İstanbul da kısa sürede ekümenopolis olmaya aday şehirlerden birisi haline gelmiştir.

1950 sonrasında köyden kente göçün yaygınlaşmasıyla birlikte büyük bir hızla büyüyen İstanbul’un sınırı doğuda Kocaeli’ne, batıdaysa Tekirdağ’a kadar dayanmış, şehirler arası geçişi sağlayan boş araziler ve tarım alanları neredeyse bütünüyle ortadan kalkmıştır. Şehir, büyük bir oburlukla yalnızca doğuya ve batıya doğru ilerlemekle kalmamış, aynı zamanda kuzeye doğru genişlemesini de sürdürmüştür. Şehir nüfusunda yaşanan patlama ve köyden kente durmaksızın süren göç, bu duruma hazırlıksız yakalanan kentin yeni gelen insanları sistemin içine dahil edememesine sebep olmuştur. İstanbul, altyapı sorunları ve konut yetersizliği nedeniyle büyük umutlarla şehre gelen yoksulları devamlı kentin çeperlerine püskürtmüştür. Büyük şehir tarafından kabul edilmeyen bu kent yoksulları, şehrin periferisinde karşı karşıya kaldıkları yaşam savaşıyla başa çıkabilmek için yoğun çaba göstermiş, sığınacak bir yuvaya sahip olabilmek için alelacele inşa edilen gecekondularda yaşamaya başlamıştır. Toplumsal bir sorun haline gelen ve İstanbul’un kültürel dokusuna bütünüyle zıt bir görünüm arz eden bu gecekondu mahalleleri, zamanla kendi kültürel kodlarıyla dilsel söylemini de açığa çıkarmış, İstanbul’un her yerinde varlığını kabul ettiren sosyal olgulara dönüşmüştür.

Latife Tekin’in İstanbul’da yaşanan bu toplumsal dönüşümün ortasında yayınlanan romanı ‘Berci Kristin Çöp Masalları’ da tam olarak bu sorunların etrafında şekillenen bir metindir. İlk olarak 1984 yılında yayınlanan roman, İstanbul’un yeni gerçeği olan gecekondu mahallelerinin dünyasını ele almaktadır. Romanda anlatılan gecekondularda yaşanan dramatik insan hikâyelerinin arka planında hep İstanbul vardır. İstanbul, kitabın büyülü dünyasında adeta bir döşek işlevi görür ve merkezi bir karakteri olmayan romanda odağı sağlayan unsur haline gelir. Bu anlamda İstanbul’un romanda yalnızca bir mekân olmaktan çıkıp, başlı başına bir karakter haline geldiğini söylemek mümkündür.

‘Berci Kristin Çöp Masalları’nın İstanbul’u, Tanpınar’ın ‘Huzur’da anlattığı sanat ve medeniyet şehrinden çok farklıdır. Latife Tekin’in İstanbul’u okuyucuyu güzel camileri, boğazı ya da musikisiyle değil, bir gecede “naylon leğenden çatıları, eski kilimlerden kapıları, muşambadan camları, ıslak briketlerden duvarlarıyla çöp yığınlarının çevresinde, ampul ve ilaç fabrikalarının alt yanında, tabak fabrikasının karşısında, ilaç artıklarının ve çamurun kucağına doğmuş” gecekondu mahalleleriyle karşılar.(1) Bu gecekondu mahallelerine her yeni gelen göçmen, sırf şehre biraz daha önce gelip gecekondusunu kurmayı başarabildiği için kendisini ondan daha “şehirli” gören fabrika işçileri tarafından gülerek karşılanır. Ancak fabrika işçilerinin bu alaycı yaklaşımı onlar için yalnızca başlangıçtır çünkü kentin yeni sakinlerini İstanbul’da çok daha zorlu mücadeleler beklemektedir. Şehre yeni göç etmiş bu insanların İstanbul’da var olabilmeleri için yerleşik düzenle kıyasıya bir mücadeleye girmeleri gerekecektir. Bir gece vakti gelip gecekonduya yerleşen bu “konducular” şehrin kültürel kodlarıyla uyumsuzluk içindedir. Şehrin bu davetsiz misafirlerinin sahibi olmadıkları topraklara bir oldubittiyle yerleşmeye çalışmalarıysa devleti rahatsız edecektir. Kentin merkezine yerleşmesi hayal bile edilemeyecek bu madunların kendilerine çöplükte bir yuva kurmaları bile kabul edilemez bulunacak, kuşlar gecekonduların üzerinde “cik cik bebecik” diye uçuşurken “yıkımcılar” mahalleye geleceklerdir:

“O gece mahalleye kocaman kamyonlar geldi. Beş kamyon bir cipin arkasından konduların arasına girdi. Farlar yakıldı. Silahlar göğüslere dayandı. İnsanlar farların ışığına çağrıldı. […] Bir saate yakın süren çatışmadan sonra mahalle halkını farların ışığında simit yapıp ortalarına aldılar. Evlerin duvarlarını eşyaların üstüne yıktılar. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte mahalle halkını kamyonlara tıkış tıkış doldurup götürdüler.”(2)

 

“Yıkıcıların” ilk defa gelip gecekonduları yıkmasıyla birlikte çöplükte yaşayan insanlarla devlet görevlilerinin arasında kıyasıya bir mücadele başlar. İlk yıkımın ardından henüz bir adı olmayan bu gecekondu mahallesinin sakinleri, “kırık tahtaları bir solukta yan yana çatıp”, “tenekeleri üst üste çakarak” kendilerine yeniden bir yuva inşa ederler. Ancak yıkıcıların geri gelip bunları da yıkması uzun sürmeyecektir. Bu yıkma ve yeniden inşa etme süreci tam otuz yedi gün boyunca devam eder, “her yıkımdan sonra kurulan kondular biraz daha küçülür, gitgide eve benzemez olur.”(3) İstanbul bir ekümenopolis gibi gitgide büyümektedir ancak büyük bir hızla genişleyen bu şehirde kendine ait bir yere sahip olmak için bile iktidarla amansız bir kavgaya tutuşmak zorunluluktur. Bu kavgada ısrarcı olup sonuna kadar direnmeyi başaran nihayetinde kendisini İstanbul’a kabul ettirmiş olacaktır. Nitekim süreç romanda da bu şekilde gerçekleşir. En son yıkımın ardından bir süre kendisini gizleyen göçmenler, yeniden bir ev inşa etmek yerine bu defa yıkımcıları atlatmaya karar verir. Çöplüğü yeniden ziyaret eden yıkımcılar, eskiden evlerin olduğu tepede herhangi bir ev varlığı yerine evcilik oynayan ufak bir kız çocuğu görünce gerisin geriye döner. Bu, onların çöplüğü son ziyaretleri olacaktır.

İstanbul’da var olabilmek için devletle girişilen bu mücadeleden zaferle ayrılan yeni kentliler, zaferlerinin hatırlatıcısı olarak gecekondu mahallelerine “Savaştepe” adını verirler. Giderek büyüyen ve kültürel dokusunu yitirerek birbirine benzeyen mahallelerden ibaret hale gelmeye başlayan İstanbul’da yeni bir yer daha yerleşime açılmış, bu şekilde kentin dışa doğru genişlemesi devam etmiştir. Geriye kalan tek şey, İstanbul’un bu yeni mahallesinin devlet tarafından tanınmasıdır. Bir ay sonra resmi giysili iki adam gelip tahta levhadaki “Savaştepe” yazısını indirecek, yerine resmi mavi tabelalı “Çiçektepe” levhasını asacaktır. Devlet, çöplükte yaşayan bu madunların varlığını sonunda tanımış ancak onların kendisine karşı kazandığı zaferin hatırlatıcısı olan “Savaştepe” adından rahatsız olarak onu “Çiçektepe”ye çevirmiştir. İstanbul’a yerleşebilme mücadelesini başarıyla veren Çiçektepeliler’in önündeki yeni mücadele, bu ürkütücü kentte ayakta kalabilmektir artık.

Çiçektepe, resmi makamlar tarafından tanındıktan ve insanlar buraya büyük bir hızla yerleşmeye başladıktan sonra bu yeni mahallenin kentlileşme süreci başlar. Bunu gerçekleştirebilmek için ilk yapılan iş, mahallenin ortasına minaresi tenekeden bir cami inşa etmek olacaktır. Bu cami de tıpkı gecekondular gibi özensiz, zevksiz ve dayanıksızdır. Minaresi birkaç defa rüzgarda uçacak, yerine her seferinde yeniden tenekeden bir minare koyulacaktır. Cami’nin inşasından sonra bulunan bir taş, etrafta bir yatırın yattığı söylentisine sebep olur. Hızlıca kutsal bir alan olarak kabul edilen o bölge, herkesin geçerken hürmet gösterdiği ve adak adadığı bir yere dönüşür. Bilindiği üzere İstanbul’un tarihi yarımadası camilerle ve önemli kişilerin türbeleriyle doludur. Mimar Sinan’ın inşa ettiği cami ve türbeler yalnızca bir ibadet yeri olarak değil, taşıdıkları mimari estetik açısından da şehre değer katan mekânlardır. Çiçektepe’nin teneke minareli cami ve yalancı bir türbeyle çevrelenmesiyse, asıl İstanbul’un kötü bir taklidinden ibarettir. İstanbul hızlı ve düzensiz bir şekilde büyüdükçe, kendi kimliğinin gülünç bir parodisine dönüşür. Çiçektepe de bu parodinin kendisini en belirgin şekilde gösterdiği yerlerden biri haline gelir.

Asıl İstanbul’daki şehri güzelleştiren sarayların, kasırların, apartmanların yerini Çiçektepe’de tek tip boyalı gecekondular alır. Bütünüyle maviye boyanan evlerle dolu Çiçektepe’de estetik, bir imparatorluk başkentinde görülmeyecek şekilde önemsenmeyen bir olgudur:

“Kondu mavisi Çiçektepe’nin her şeyine sindi. Evlerin yüzüne vurulacak kireçler bu suyla karıldı. Kondular maviye boyandı. Bütün kondular birbirinin aynı oldu. İnsanlar kondularını şaşırdı.”(4)

Ancak Çiçektepe halkının mimari ve estetikle ilgilenmesini imkânsız kılan başka sorunları vardır, bunların başında da işsizlik gelir. Çiçektepe’nin erkekleri “günlerce işsiz dolanırlar” ardından “geçinebilmek için Çiçektepe’den dışarıya iş aramaya çıkarlar.”(5) Uzaktan bakıldığında insanları zenginliğiyle büyüleyen ve büyük umutlarla herkesi kendisine çeken İstanbul’daki kent yoksulluğu gerçeğiyle karşılaşma sırası şimdi Çiçektepeliler’dedir. Her gün “Çiçektepe’den yarım saat çeken minibüs yoluna bağlanan çöp yoluna” yürüyerek işe gitmek İstanbul’un gerçek bedelidir, aç kalmak istemeyenlerin de her gün bu bedeli ödemesi gerekir.

İş aramayı sürdüren Çiçektepeliler’in bir gün çöp yolunun üstündeki fabrikalardan birinin üstüne asılmış mavi levhalı “NATO Caddesi” tabelasını görmeleriyle birlikte kentin bu bölgeyi de yavaş yavaş içine almaya başladığı ortaya çıkar. Bir süre öncesine kadar şehrin varlığını kabul etmek istemediği gecekondu mahallesine şimdi cadde açılmış ve yol üstüne bunu gösteren resmi bir levha asılmıştır. Bu kentlileşme süreci zamanla hızlanacak, Çiçektepe giderek İstanbul’un bir parçası haline gelecektir. Fabrikada yapılan greve Çiçektepeliler de katılacak, maaş zammının yanında altyapı beklentilerini de dile getireceklerdir: “Konducuların dilekleri, iş, yol, otobüs, okul diye eğri büğrü harflerle yazılmış mâniler olarak uzayıp gidiyordu.”(6) Bu beklentiler yavaş yavaş karşılık bulacak, zamanla Çiçektepe’ye tankerlerle içme suyu taşınmaya başlanacaktır. Kaçak şekilde inşa edilmiş evlere kapı numarası verilmesiyle birlikte bu dönüşüm iyice hız kazanacak, başlangıçta şehrin uç bölgesinde kalan Çiçektepe, giderek kent tarafından kuşatılacaktır. Çiçektepe’de bir bankanın açılmasıyla birlikte kapitalizm de burada varlık göstermeye başlar. Bankanın açılışını, tam önüne yapılan “Banka Caddesi” takip eder. Kısa bir zaman öncesine kadar kimsenin yaşamak istemeyeceği bir çöplükten artık yeni bir semt doğmuştur. Devletin burada yaşayan insanlara para karşılığı oturdukları gecekonduların tapusunu satmasıyla birlikte süreç tamamlanır. İstanbul, bu çöplüğü de yutarak bünyesine katmış ve genişlemesini sürdürmek üzere gözünü diğer tepelerin ardına dikmiştir.

Latife Tekin’in en önemli romanlarından biri olan ‘Berci Kristin Çöp Masalları’nda anlatılan hikâye, her şeyden önce İstanbul’un değişim ve dönüşümünün öyküsüdür. Bu dönüşüm içerisindeki insanların yaşadıkları zorluklar, onların kentle kurdukları ilişkiyi de şekillendirmiştir. Nurdan Gürbilek’in “mırıltı” olarak ifade ettiği romanın dili, tam da bu dönüşüm karşısında ezilmiş olan “yersiz yurtsuzların” kendini ifade aracına dönüşmüştür. Şehir, bir ekümenopolis gibi önüne çıkan her şeyi yutup devamlı büyürken bireyin kendisini ifade etmesi de zorlaşır. Madunların ve kent yoksullarının ancak devamlı mücadele ederek ayakta kalabildikleri İstanbul, büyüme hırsının kurbanı olarak kendi kimliğini de kaybeder, birbirinin aynısı olan zevksiz mekânlar içinde tüm estetik çağrışımlarının yok olduğuna şahit olur. Gecekondulardan yükselen mırıltı da bu yüzden bu dönüşümü en iyi anlatan söylem biçimine dönüşür.

Notlar

  1. Latife Tekin, Berci Kristin Çöp Masalları, (İstanbul: Can Yayınları, 2021), 12.
  2. A.g.e., 14.
  3. A.g.e., 18.
  4. A.g.e., 23.
  5. A.g.e., 26.
  6. A.g.e., 41.

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ