RUBASAM

Mavi Vatan’a saldırmanın dayanılmaz hafifliği/ Cem Gürdeniz

Cem Gürdeniz

Yazının başlığında fikir ve eserlerine çok değer verdiğim merhum Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın kitabından esinlendim: “Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği.” Işıklar içinde uyusun. Onu çok özlüyoruz.

MAVİ VATAN NEDİR?

Yazılarımı, konferanslarımı takip edenler, kitaplarımı okuyanlar Mavi Vatan’ın bir sembol, bir kavram ve bir doktrin olarak Türk kamuoyunda ve devlet teorisiyle pratiğinde yer edinmesine gayret sarf ettiğimi bilirler. Mavi Vatan, sembol olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin denizcileşmesini; kavram olarak ilan edilmiş ve edilmemiş tüm deniz yetki alanlarımızı; doktrin olarak deniz ve denizcilik gücümüzü geliştirmenin nasılını tarif eder. Bu tanımı yaptığım 2006 Haziranından bu yana geçen 15 yılda Mavi Vatan her üç eksende büyüdü. Mavi Vatan tek kelime ile 21. Yüzyılda denizcileşmemizi hedefler. Sürekliliği olan bir süreçtir. Sona ermez. Jeopolitik, jeoekonomik ve jeokültürel sonuçları vardır. Ne salt deniz hukuku alanına ne de kuvvet yapısı veya muharebe doktrini gibi alt seviyelere indirgenemez.

OKUMADAN MAVİ VATAN ANLAŞILMAZ

Mavi Vatan’ı anlayabilmek için 2013 yılında yazdığım Hedefteki Donanma ve 2015 yılında yazdığım “Mavi Uygarlık: Türkiye Denizcileşmelidir” kitaplarının okunması gerekir. Mavi Vatan’ı anlamak için Ergenekon, Balyoz gibi sahte darbe davaları üzerinden Deniz Kuvvetlerinin FETÖ ve işbirlikçileri tarafından nasıl tasfiye edildiğini bilmek; sebep-sonuç ilişkisini kurabilmek gerekir. Gerekir diyorum zira bu alanda eleştiri yapanların çoğunun bilgisi olmadan karşı tez ileri sürdükleri görülüyor. Karşı argümanları üretenlerin pek çoğunun Türkiye’nin Osmanlıdan bu yana karaya, yani kıtaya itilmesi ve denizlerden uzak tutulmasına odaklanan emperyalizmin ve içerdeki iş birliği çevrelerin sözcülüğünü yapmalarına şaşırmıyorum. Yaşanan bir tekrardır aslında. Örnek verelim. Türkleri Anadolu’da bir küçük cebe sıkıştıran ve Karadeniz’de 600 km kıyı veren Sevr Anlaşmasının Osmanlı Hükümeti tarafından imzalanmasından birkaç ay önce İngiliz Başbakanı Lloyd George anlaşma maddelerinin Parlamento’daki tartışması sırasında Osmanlı Deniz Kuvvetleri için şu konuşmayı yapar: (Gaston Gaillard, Turks and Europe) “Türkiye’nin bir donanmaya sahip olmasına izin verilmeyecektir. Türkler bir donanmadan ne bekleyebilirler ki? Bugüne kadar sahip olduklarında bile en küçük bir kullanma becerisi göstermediler. Hiçbir zaman yönetemediler.”

MAVİ VATAN HAK ETTİĞİMİZİ İSTEMEKTEDİR

Bizde de hegemonya ve emperyalizm sözcüleri Mavi Vatan’ı eleştirirken Anadolu yarımadasının hakkı olan deniz alanlarının sınırlandırılmasını maksimalist olarak nitelendiriyor ve Türkiye’yi karaya sıkıştıran Seville haritasına onay verebiliyor. Mavi Vatan’ı Deniz Kuvvetlerinin öne çıkarılması için bir araç olduğunu savunabiliyor. Hatta kuvvet milliyetçiliği ile suçlayabiliyor. Ya da iktidar partisinin siyasi bir kaldıracı olduğunu, özünde yeni Osmanlıcılık ve Genişleme siyaseti olduğunu iddia edebiliyor.

Ben bu yazıda bugüne kadar Mavi Vatana çeşitli nedenlerle saldıran çoğunluğu FETÖ mensubu veya iltisaklı olanlarla kerameti kendinden menkul Tolstoy’un horozu statüsünde egoya sahip şahsiyetler için karşı argüman üretmeyeceğim. Sayın E. Büyükelçi Selim Kuneralp’in 17 Mayıs 2021 de Finans ve Ticaret sitesinde ve daha sonra ODATV’de yayınlanan “Mavi Vatan gerçek mi Masal mı?” makalesine de cevap vermeyeceğim. Zira başta da belirttiğim gibi bütüncüllükten, olgulara dayanan fikirlerden çok uzak, teorisi yanlış çatılmış, pek çok maddi hata ile dolu bir yazıyı muhatap almak zaman kaybıdır.

SAYIN FATİH CEYLAN’IN MAKALESİ

Ancak geçmişte yollarımızın kesiştiği ve az da olsa müşterek mesaimizin bulunduğu Büyükelçi Sayın Fatih Ceylan’ın 20 Haziran 2021’de Ankara Politikalar Merkezi isimli sitede yayınladığı “Yeşil, Gök ve Gri Vatanlar Nerede?” başlıklı yazısına kısa bir cevap yazacağım. Diğer cevapları benim kitap ve makalelerimi okuyan ve bu konuda son derece kapsamlı ve dengeli fikirsel senteze erişen iki genç doktora öğrencisi verecek. Deniz Güler ve Ersin Elikoğlu bana e- posta kanalı ile eriştiler. İki Y kuşağı gencin denizcileşmemiz ve jeopolitik farkındalık üzerine kaleme aldıkları yazılar, gelecek açısından bana güven verdi. Gönderdikleri yazıları okuyuculara bir yazı dizisi olarak aktaracağım.

MAVİ VATAN MÜCADELESİ 1 EYLÜL 1922’DE BAŞLADI

Mavi Vatan bir tanım olarak tarafımdan Haziran 2006’da tarif edildi. Ancak Mavi Vatan mücadelesi 1 Eylül 1922 sabahı Atatürk’ün Ordularına verdiği “İlk hedef Akdeniz’dir’’ emiri ile başlamıştır. Bu emir jeopolitik perspektifte İnebahtı sonrası 350 yıl denizlerden uzak kalmış Türk milletini yeniden denizle buluşturma emridir. Devletin sürekliliği içinde halen devam etmektedir. 1936 Montreux Sözleşmesi ile Boğazların tam egemenliğinin geri alınması; 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı; 1975 sonrası Ege’de ve 2002 sonrası Akdeniz’de uygulanan ganbot diplomasi uygulamaları bu sürecin parçalarıdır. 2004 -2006 arasında eski NATO Daimî Temsilcimiz Fatih Ceylan’ın kendi bürokrasi erki içinde yaşadıkları da bu sürecin parçasıdır. Bahsettiği başarılı uygulamaların hepsinde ben de gerek Deniz Kuvvetleri Strateji Daire Başkanı gerek Plan Prensipler Başkanı olarak kendisinin de içinde bulunduğu hariciye mensupları ile çalıştım. Bu dönem hegemonyanın Kıbrıs’ta Annan Planını devreye soktuğu; Güney Kıbrıs’ın Seville Haritası üzerinden MEB ilan ettiği; NATO’nun Akdeniz’deki Etkin Çaba Harekâtını Karadeniz’e genişletme kararını verdiği zor bir dönemdi. Mavi Vatan’ın terim olarak ilk kullanımı işte bu kuşatmaya karşı bir manifestoydu. Bu dönemde merhum Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek ve merhum Büyükelçi Nabi Şensoy’un büyük katkıları ile 2004 yılında Karadeniz Uyumu Harekâtı üzerinden Etkin Çaba’nın Karadeniz’e genişlemesi durduruldu. Daha sonra 2006 yılında Akdeniz Kalkanı Harekâtı ile Güney Kıbrıs ve Yunanistan’a ciddi mesaj verildi. Ancak Kardak benzeri ada, adacık ve kayalıklar için (EGAYDAAK) herhangi bir kazanım bu konuda hariciyede bir irade olmadığı için söz konusu olamadı.

KUMPAS DAVALAR VE HARİCİYE

Burada ilginç bir durum ortaya çıktı. Yukarıda saydığım Deniz Kuvvetleri öncülüğünde geliştirilmiş deniz jeopolitiğimize milli katkı sağlayan her girişimde yer alan amiral ve subaylar bila istisna kumpas davalar üzerinden Hasdal ve Silivri’de 2011-2014 arasında 3,5 yıl hapis yattı. Hariciyeden FETÖ kumpas süreçlerine dahil edilen bir kişi bile olmadı. Dahası 2010 yılından itibaren açıklanan Wikileaks yayınlarında maalesef bazı büyükelçilerin Amerikalı diplomatlara milli çıkarlarımıza yönelik uygulamaları eleştirdikleri belgeler ortaya çıktı. (Terkoğlu Barış, Pehlivan Barış, Sızıntı, Wikileaks’te Ünlü Türkler, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2012, Sayfa 221-222) Bu süreçte milli çıkarlarımızı NATO ve hegemonya çıkarları üzerinde tutan değerli diplomatlarımızı ayrı tuttuğumu belirtmek isterim. Ancak Annan Planını Yes Be Annem sloganıyla savunan, Karen Fogg tipi Atatürk ve Milli değerlerimize ve çıkarlarımıza düşman şahsiyetlere her alanda destek çıkan diplomatlarımızı da -Sayın Ceylan izin verirse- eleştirme hakkımızı saklı tutalım. Bu eleştiriler asla toptancı değildir. Maalesef zaman zaman deniz konularında diplomatlarımızın hataları, sağladıkları katma değerlerin önüne geçmiştir. Ceylan da yazdığı makalede pek çok hata yapmıştır. Hele makalesinde geçen “benimsedikleri belli bir siyasi akımın etkisiyle kendi hafızalarının arkasına itmekte beis görmemektedirler” ifadesi, son derece talihsiz olmuştur. Ben kendi adıma benimsediğim siyasi akımın 14 yaşından bu yana Kemalizm olduğunu göğsümü gere gere söyleyebilirim. Bu akım uğruna 3,5 yıl hapis yattığımı, bedel ödediğimi ve hala bedel ödemeye devam ettiğimi söyleyebilirim. Eğer Ceylan için NATO ve Atlantik sistemi eleştirmek bir siyasi akım ise istiklal Marşımızı ve Cumhuriyetin kurucu değerlerini hatırlatmak isterim. Eğer bu görüşlerimi siyasi bir akım gibi görüyorsa hatırlatayım, Atatürk ve cumhuriyeti savunmaya devam edeceğim.

AKDENİZ’İN DIŞINA ÇIKMAK

Diğer yandan Sayın Ceylan, jeopolitik spektrumdaki Mavi Vatan’ı müşterek/birleşik harekât doktrinine indirgemiş ve bir nevi operasyonel ve taktik kuvvet planlama sürecinin aracına dönüştürmüş. Mavi Vatan’ın denizcileşme, deniz jeopolitik hedeflerine odaklanma, denizcilik gücümüzü geliştirmeye yönelik siyaset üstü bir kavram olduğunu göz ardı etmiş. Hava ve kara kuvvetlerimizin ve hatta gelecekte uzay yeteneklerimizin artması Türkiye’nin jeopolitik hedeflerine büyük katkı sağlayacaktır. Şüphe yok ki, denizcileşmemiz ve deniz gücümüzün milli gücümüz ile orantılı şekilde büyüyerek etkinleşmesi, deniz yetki alanlarımızın emniyete alınması ve refahımız kadar, ilerden savunma ve güvenliğimize katkı sağlayacaktır. Ancak hepsinden önemlisi Türkiye’nin denizler ve okyanuslar üzerinden ilgi ve etki alanlarına erişimini sağlayacaktır. Unutulmamalıdır ki gelecekte emperyalizm ve hegemonyanın tekelinde olan Küresel Müştereklerde (Global Commons) Türk dünyasını temsilen çıkabilecek tek deniz gücü Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olacaktır. Mavi Vatan bu hedefe erişimin aracıdır. Deniz gücümüzün hava ve kara gücümüz ile siber ve uzay yeteneklerimizle beraber gelişmesi elzemdir. Hedef Okyanuslara çıkmaktır. Tüm dünya okyanuslarının % 1 ‘i kadar olan Akdeniz’in dışına çıkabilmektir. 21. Yüzyılda Türkiye ancak denizcileşerek bu hedefi yakalayabilir.

DENİZCİ BAKIŞ

Anadolu 1000 yıldır maalesef denizcileşememiştir. Atatürk dönemi hariç devlet, hiçbir zaman denizci olamamıştır. Bu nedenle devlet aygıtımız hariciye dahil denizci düşünememektedir. Burada iç ve dış dinamikler rol oynamaktadır. Dış dinamikler içinde NATO baş rolü oynamaktadır. Mavi Vatan kavramı her yönü ile NATO’nun Türkiye’ye biçtiği rolün çok önündedir. Zira tamamen ulusal çıkarlara odaklıdır. O nedenle 21. yüzyılda denizlere dönmüş, deniz yetki alanlarındaki hak ve çıkarlarını garantilemiş ve Akdeniz dışına çıkmaya odaklanmış, 100 milyon nüfuslu, ilk on ekonomi içinde yerini alan, savunma sanayinde kendine tamamen yeterli Türkiye vizyonuna hizmet eder. Bu vizyona erişim müşterek ve gerekirse birleşik harekatın kuvvet ve komuta yapısının gerekli kıldığı harekât ihtiyaçlarını tabi ki karşılamalıdır. Bunun gereği de yapılmaktadır. 1974 yılında 20 Temmuz’da icra edilen Kıbrıs Barış Harekatının müşterek bir harekât olduğunu ve o günden bu yana çok önemli yeteneklerin geliştirildiğini Sayın Ceylan’a hatırlatmak isterim. Ancak bu denli grand stratejik seviyede duran bir kavrama taktik seviyede yorum getirmek ve kuvvet milliyetçiliği gibi dar bir görüşle eleştirmek son derece yanlış olmuştur. Mavi Vatan Türkiye’yi kıtaya yani karaya itmek isteyen hegemon iradeye karşı duruştur. Jeopolitik seviyededir. Ceylan’ın ileri sürdüğü Donanmanın hava gücü ile desteklenmesi gibi operatif ve taktik seviyede yapılması gerekenlerle karıştırılmamalıdır. Jeopolitik, stratejik, operatif, taktik ve teknik hiyerarşi spektrumunda tartışılacak konular farklıdır.

Diğer taraftan Mavi Vatan Ceylan’ın ifadesi ile Yeşil Vatan (Kara Kuvvetlerine yönelik), Gök Vatan (Hava Kuvvetlerine Yönelik) ve Gri Vatan (Uzaya Yönelik) kavramlar ile karıştırılmamalıdır. Zaten karıştırıldığı için Anadolu gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet döneminde denizcileşememiştir. Diğer alanlar, denizlere ve okyanuslara ulusal gücünü yansıtan devletin jeopolitik yaklaşımının asli unsuru olması gereken Mavi Vatan’ı destekleyen unsurlardır. Bugün güneyimizde denize çıkışı olan kukla Kürt devletçiğinin önlenmesinden; KKTC’de güney jeopolitik eksenimizin güvence altında tutulmasına; Seville Haritası ile Anadolu’ya sıkıştırılmaya itirazımızdan, Montreux Sözleşmesi ve Karadeniz’deki deniz gücü dengesinin korunmasına kadar pek çok alan Mavi Vatan’ın jeopolitik ilgi ve çekim alanlarıdır. Saydığım bu alanlar 21. Yüzyıl Türkiye jeopolitiğinin asli ağırlık merkezleridir.

DONANMA DİPLOMASİYE HİZMET EDER

Diğer taraftan Mavi Vatan doktrin bacağında deniz ve denizcilik gücünün gelişmesini hedefler. Barış zamanı ganbot diplomasisi ve donanma diplomasisini hariciyenin emrine sunar. Ancak hariciye bu gücü siyasi hedefleri elde edecek şekilde kullanmalıdır. Mavi Vatan, diplomasi ve diplomatları Ceylan’ın iddia ettiği gibi dar bir prizmadan gören doktrin değildir. Aksine diplomasinin emrine deniz gücünü sunan bir doktrindir. Diplomasi bu gücün ve Türkiye’nin bu en önemli markasının elde ettiği askeri caydırma ve başarıyı nasıl kullanmıştır? Asıl sorun burada yatmaktadır. 1975’ten bu yana devam eden Ege ve 2002’den bu yana devam eden Doğu Akdeniz sorunlarının hangisinde donanmanın başarı ve caydırıcılığına rağmen kesin diplomatik sonuç alınmıştır? KKTC’nin tanınma ve egemen sürekliliği konusunda hangi diplomatik başarılar elde edilmiştir? Karadeniz’de soğuk savaş sonrası Deniz Kuvvetleri tarafından BLACSKEAFOR ve OBSH girişimleri geliştirilmese hariciye tek başına bu girişimleri başlatabilir miydi? Sorulması gereken sorular kanaatimce bunlardır.

Son tahlilde, içinde bulunduğumuz konjonktürde özellikle 29. NATO Zirvesi ve Biden- Putin görüşmesi sonuçları paralelinde Doğu Akdeniz’de baskıların artması beklenmelidir. Zaten 2020 yılında sergilenen aktif Doğu Akdeniz Politikamızın ciddi bir duraksamaya girmesi ile bu sürecin işareti verilmiştir. Ege ve Doğu Akdeniz’de gelecek kuşakların çıkarlarının korunması için BM’ye 2020 sonunda deklare edilen Doğu Akdeniz Kıta Sahanlığı koordinatlarımızın şartlar ne olursa olsun geri adım atılmayacak tarzda korunması en önemli beklentimiz olmalıdır. Türkiye’nin gerek bürokratik ve siyasi, gerek akademik entelektüel birikimi denizcileşme hamlemiz ve deniz jeopolitik çıkarlarımızı korumaya odaklanmalıdır. Hatırlatalım, Balkan Harbi devam ederken Osmanlı 3. Meclis-i Mebusan’ı ‘’Donanma mı? Şimendifer mi?’’ Tartışması yapıyordu. 4 yıl sonra Yarbay Mustafa Kemal, Gelibolu’da 57. Alaya ölmeyi emrediyordu. Donanmasızlık ve deniz körlüğümüzün bedelini ağır ödemiş bir milletiz.

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ