RUBASAM

OSMANLI DEVLETİ I. DÜNYA SAVAŞINA NASIL KATILDI -1

Hüseyin BASKIN

Geçen yazımda, “ Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşına neden katıldı” konusunu ele almıştım, bu gün ise Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşına katılmaya nasıl mecbur bırakıldığını anlatmaya çalışacağım. Ancak buna gelmeden önce, Osmanlı tarihinde yaşanan diğer felaketleri de anımsamak için biraz geriye gitmek gerekmektedir. Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM), daha önce benim de yazarları arasında bulunduğum “Balkan Savaşları” ve “Asimilasyon ve Göç” isimli çalışmalar yayınlamış, bunlar da konumuzla ilgilidir.(İsteğiniz halinde kuruluşumuzdan temin edebilirsiniz)

 

Tarihçiler; Osmanlı tarihinde devletin çöküşüne sebebiyet veren, üç büyük felaket yaşandığına işaret etmektedir  ki, bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ciddi etki etmiştir:

 

“Biri, Şanlı Plevne Savunması’ yla hatırlayacağımız 1877-78 Rus Savaşı’nda Tuna Vilayetinin kaybedilmesidir. Tuna vilayetindeki Türkler, Müslümanlar katliam ve tehcire maruz kalmış, halen Osmanlıların elinde bulunan Rumeli’ye, İstanbul’a ve Anadolu’ya sığınmışlardı.

 

İkinci, 1912 Balkan Savaşı’dır. Peş peşe yaşanan mağlubiyetlerle ordu İstanbul, Çatalca’ya kadar çekilmiştir. Adriyatik kıyılarından Çatalca’ya kadar bütün Avrupa-i Osmani, Rumeli’de kaybedilmiş ve Avrupa’daki o güzelim Osmanlı Şehirleri bu felakette elinden çıkmıştı. Toprak kayıplarıyla beraber, yol açtığı katliam ve tehcir olayları insanlar üzerinde derin ve onarılmaz yaralar açmıştı. Rumeli kana bulanmış, yüz binlerce insan, yaşlı, kadın ve çocuklar aç ve perişan İstanbul yollarına düşmüştü. Birçoğu Anadolu’ya yerleştirilecekti.

 

Üçüncü büyük felaket de, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na katılmasıdır. Aslında bütün insanlık için büyük bir felakettir, ancak Anadolu için hem felaket, hem de büyük bir faciadır, sonucunda Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış ve telafisi imkansız zararlar verilmiştir.  Tarihçiler 1912 Balkan Savaşları’nı, I. Dünya Savaşı’nın provası veya giriş bölümü olarak tanımlıyor.

 

Osmanlı Devleti, (iç isyanları hariç) toplam On yıl içinde Balkan Savaşları,(Arada İtalya ile Libya/ Bingazi savaşı)  Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı..1912-1922 arasında on yılda, Anadolu’da yaklaşık 3 milyon Müslüman, tabii büyük çoğunluğu Türk hayatını kaybetti. (Çanakkale’de, Sarıkamış’ta ve diğer sayılan cephelerde ve cephe gerisinde, iç isyanlarda, salgın hastalıktan, açlıktan…)” (Kaynak: Taha Akyol- Rumeli’ye Elveda- 100. Yılında Balkan Bozgunu)

 

Cumhuriyet’in kuruluşuna kadarki 150 yıl içinde; Kafkasya, Kırım, Balkanlar’dan en az 5 milyon Müslüman Türkiye’ye sürüldü, tehcir edildi veya mübadeleyle Anadolu’ya geldi. Nüfusumuzun yaklaşık yarısını Anadolu’ya göçle gelen bu (göçmenler) insanlar oluşturmaktadır. Buna karşılık savaş sırasında ölenlerin haricinde, 1 milyon 900 bin Hıristiyan da göçle, tehcir ve mübadeleyle Anadolu’dan ayrıldı. Ulus- Devletimiz  bu süreçlerin sonucu olarak kurulmuştur.

 

Roma’dan Osmanlı’ya tarihteki çokuluslu imparatorluklarda etnik temizlik, tehcir, homojenleştirme, milliyetçilik gibi politikalar yoktu. Osmanlı Devleti içinde bütün etnik gruplar, yan yana barış içinde yaşamaktaydı. (Bu Dönemleri Dünya Tarihinde, Paks  Romana ve Paks Ottoman’a olarak adlandırmışlardır) . Ama modern dediğimiz çağ, etnik temizlik ve tehcirlerle doludur. Roma İmparatorluğu ve Ortaçağ’da da milliyetçilik yoktur. Ama Balkan Savaşı’nın yaşandığı çağda, ya da 19. yüzyılda, daha doğrusu Fransız İhtilali’nin sonrasında milliyetçilik var ve savaşlar da artık sadece bir yeri almak veya vermek için değil, milliyetçilik emellerini gerçekleştirmek için yapılır hale gelmiştir.

 

Bu stratejinin en iyi uygulayıcıları da Almanlar olmuştur. I. Dünya Savaşı Almanlar tarafından fırsat bilinmiş ve Belçika ile Fransa’ya yapılan saldırılarda da bu strateji uygulanmış, bölgede yaşayan siviller kalkan olarak kullanılmıştır. Sonuçta, “Savaşlarda cephe kavramı değişiklik göstermiş; çok daha geniş, sivilleri de içine alan bir cephe anlayışı yerleşmeye başlamış. Alman General Von der Goltz’un “millet-i müsellaha” (silahlı milletler) fikrini geliştirmesi, buna kaynaklık etmektedir. Dolayısıyla sivillerin de çok fazla etkilendiği bir hale gelmiştir savaşlar. Eskiden savaş olduğu zaman, cephe gerisinde insanlar günlük hayatlarını şehirlerde, köylerde yaşıyor, cephede ordular savaşıyordu. Yeni stratejiyle bu değişmiş durumdadır. (Kaynak: Taha Akyol- Rumeli’ye Elveda, Şükrü Hanioğlu)Tarihimizde Balkan Savaşı bunun en acı örneklerinden bir tanesidir.

 

Modern çağda Avrupa’da Çarlık Rusya’sı coğrafyasında uygulanan nüfusu homojenleştirme politikalarıyla en büyük zararı Osmanlı Müslümanları, tabii özellikle Türkler gördü. Çünkü imparatorlukta geniş bir coğrafyaya yayılmışlardı. Hıristiyan ulus- devletler kuruldukça katliamlarla yok edildiler, kitleler halinde Anadolu’ya tehcir edildiler. Kırım’dan; Kafkasya’dan, Balkanlar’dan Anadolu’ya zorla göç ettirildiler. 11 milyon km2 lik Osmanlı İmparatorluk coğrafyasının sayılan bu bölgelerinden 777 bir km2’ ye çekilmesi, sadece toprak kaybı değildir. Asıl feci olan insani tarafıdır; katliamlardır, tehcir ve göçlerdir, savaşlardan nesillerin kırılmasıdır. Yukarıda sözü edilen üç büyük felaket döneminden ikisi, 1877-78 Rus Savaşı ve Balkan Savaşları zamanındaki toprak ve insan kayıpları Sultan II. Abdülhamit döneminde yaşanmıştır.

 

Bu köşemizde daha önce, “Batı Medeniyeti Dedikleri” başlığı altında birçok yazı yayınlanmış, üstelik bir kısmı batı kaynaklarından derlenen bu yazılarda; Dünya’da Yeni Keşifler ve Buluşlarla ortaya çıkan Sömürgecilik/ Emperyalizm ve Batı Dünyasının zenginleşmesi süreci anlatılmıştır. Bu sömürgeci devletlerden, I. Dünya Savaşına kadar gücünü devam ettiren İngiltere, Fransa ve ittifaklarında yer alan diğerlerinin, dünyada gücünün kaynağı açıklanmaya çalışılmıştır. Bunlardan Almanya, İtalya ve Amerika birliklerini sağladıktan veya kuruluş itibariyle, daha geç sömürgeciler kervanına katılmışlar.

 

Almanya da birliğini sağladıktan sonra geç de olsa, Sömürgeci/ Emperyalist devletleri arasına katılmak ve büyük bir savaş gücü olduğu inancıyla, dünyada kendisine yeterince pay verilmediği ve Dünya Pazarlarının paylaşım kavgasında, I. Dünya Savaşı’nın yayılmasına sebebiyet vermiştir.  Almanya’yı bu önemi nedeniyle, daha iyi tanımak için daha geniş açıdan bakmak gerekiyor.  “Almanya, (halen) gerek Avrupa’da ve gerekse Türkiye’deki Türkler üzerinde gerçekleştirdiği etnik ve dinsel- mezhepsel bölücülüğe ilişkin yürüttüğü “toprak üstü” faaliyetlerinin yanında, Türkiye’nin “toprakaltı” konuları ile de Osmanlı Döneminden (itibaren) yakından ilgilenmektedir. Toprakaltı faaliyetlerinin en bilinenleri, arkeoloji ile ilişkili olanlarıdır.

 

1860’lardan bu yana Osmanlı ve müteakiben Türkiye topraklarında sürdürülen arkeoloji çalışmaları, Alman ırkçılığı lehine yorumlanan bazı iddialara dayanak teşkil etmektedir. Tıpkı, Truva’da, Bergama’da, Hattuşa’da ve Zeugma’da olduğu gibi. Dünyanın en sapkın bilimcileri arasında yer alan Alman ırk bilimcileri- arkeologları, üstün ve saf Alman ırkının tarihinin Aryenlere dayandığını iddia etmektedirler. Onlara göre, dolikisefal kafatasına sahip Aryenlerin, yani Almanların büyük büyük atalarının(!) varlığı, Anadolu’nun bir Alman vatanı olduğunu ispatlamaktadır. Bu sapkın söyleme- buna teori bile denemez- göre, Hititler de Aryenlerden gelmektedir. ..İşin ilginç tarafı, onlara göre “Kürtler” de Urartuların devamı (!) Ermenilerin de Aryenlere dayandığını” iddia etmektedirler.(Her nedense bu günkü iddialarının aksine, Ermeni’ler hakkındaki tehcir kararını da Berlin’deki Alman Genelkurmayı vermiş ve Osmanlının Alman Genelkurmay Başkanı uygulamıştır) Bu tezin (!) bir adım sonrası, “Almanların büyük, büyük dedelerinin esas vatanı Anadolu’dur” söylemidir. Anadolu’da Almanlar 1865- 1871 yılına kadar yaptıkları izinsiz kazılarda çıkan buluntuları gizlice ülkesine kaçırmış… Arkeolojik hırsızlıkta sınır tanımayan Almanya, bu defa  Bergama’daki kültür hazinelerinin “ruhu’ nu oluşturan Zeus Sunağı’ na göz dikmiş. 1877’de başlayan kazılarda elde edilen tüm buluntular,- Zeus Sunağı dahil- numaralanarak, takip eden 20 yıllık süreçte Berlin’e kaçırılmıştır.(Bütün ısrarlı talebe rağmen, iade etmemekte ve Müze oluşturarak burada sergilemektedir) Bu suçları işleyen- işleten bizzat Alman Devleti’nin kendisidir, tıpkı Osmanlı ve Mısır’daki tarihsel hazineleri yağmalayıp Londra’ya kaçırtan İngiltere gibi” (Kaynak: Alman Vakıfları ve Bergama(Altın Madeni) Dosyası- Necip HABLEMİTOĞLU) (Devam edecek)

13.01.2021

Av. HÜSEYİN BASKIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ