RUBASAM

RUSYA YIPRANIRKEN, UKRAYNA KÖKTEN HIRPALANIRKEN, DÜNYA ve TÜRKİYE

Fatih CEYLAN

Fatih CEYLAN - 6 Ekim 1957 tarihinde Bursa'da doğmuştur. Robert Koleji ve 1979 yılı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1979 yılında Dışişleri Bakanlığı'nın Kıbrıs İşleri Dairesi’nde aday meslek memuru olarak göreve başlamış çeşitli diplomatik görevlerin ardından 2006-2009 arasında Sudan büyükelçiliğinde bulunmuş, 2009-2010 yıllarında İkili Siyasi İşler Genel Müdürlüğü (Doğu Avrupa ile Kafkasya ve Orta Asya ülkeleriyle ilişkileri kapsamaktadır) görevini yürütümüştür ardından 2010-2013 yıllarında Doğu Avrupa, Kafkasya, Orta Asya ve Uluslararası Güvenlik işlerinden sorumlu Müsteşar Yardımcısı (İkili Siyasi İşler Müsteşar yardımcılığı) olmuş ve 20 Eylül 2013 - 15 Kasım 2018 tarihleri arasında NATO Daimi Temsilciliği görevini yürütmüştür. Fatih Ceylan, evli ve 3 çocuk babasıdır. 2009 yılında adı Türkiye'nin NATO genel sekreter birinci yardımcılığı için geçmiş, ayrıca 2010 yılında ise Türkiye'nin Kırgızistan Özel Temsilcisi olarak da görev yapmıştır.

RUSYA’DA ZAFER GÜNÜ VE PUTİN
Rusya, II. Dünya Savaşında Nazi ordusunu doğuda yenen ve Berlin’e kadar ilerleyen SSCB birliklerinin başarısını ‘Zafer Günü’ adı altında her yıl kutlamakta. Son otuz yıla baktığımızda Rusya’nın bu Günün, bir yandan SSCB’nin zaferle sonuçlanan onurlu savaşının yanısıra siyasi düzlemde bu ülkenin Avrupa ailesindeki yeri, dolayısıyla ‘Avrupalılığı’nın bir nişanesi olarak vesile addedildiğine tanık olmaktayız. Nitekim Putin, yaptığı kısa konuşmada, Nazilerin yenilgisindeki rolleri dolayısıyla ABD, İngiltere, Fransa ve Çin’e olumlu atıf yapmaktan geri durmadı.

Bu yılki kutlama ise Rusya kuvvetlerinin Ukrayna’da yürüttüğü savaş sırasında gerçekleşti. Dolayısıyla, gözler Moskova’da düzenlenen resmî geçit törenine ve özellikle Putin’in beyanına odaklandı.

9 Mayıs Zafer Günü kutlamaları öncesinde yapılan birçok tahminde Putin’in Rusya çapında genel seferberlik çağrısıyla birlikte Ukrayna’ya, dolayısıyla Batıya karşı geniş ölçekli savaş ilan edeceği iddiası öne çıkarıldı. Ancak, bu tahminler tutmadı. Putin, sert bir söylem kullandı ve yıllardır dile getirdiklerini on dakika süren bir konuşmada kapsül halinde özetledi.

PUTİN VE ÇEVRESİNİN UKRAYNA’YA BAKIŞI
Putin’in beyanı incelendiğinde, Soğuk Savaş ertesinde Rusya’nın bağımsızlığını, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tanıdığı Ukrayna diye bir ülke ve halk bulunmuyor. Bu bağlamda konuşmasında Ukrayna’ya hiç atıf yok. Buna karşılık anavatan Rusya’nın, ‘ülkenin tarihi toprakları olan Kırım ve Donbas’ta savunulması’ tezi vurgulanıyor. Bu teze göre Donbas’taki Rusya yanlısı milisler ile Rusya silahlı kuvvetleri omuz omuza ‘kendi topraklarını’ savunuyorlar. Bu savunma içinde Rus toplumunu oluşturan çeşitli milliyetlere (etnisitelere) ait insanlar da bulunuyor. Konuşmasında başka ülkelerin halklarına ve kültürlerine saygılı olduğunu vurgulayan Putin, nedense, Ukrayna halkı ve Rus kültürünün oluşumunda büyük pay sahibi olan Ukrayna kültürüne saygı duymuyor. Çünkü onun zihninde Ukrayna diye bir ulus kavramı yer edememiş. Öte yandan, Ukrayna’da başlattığı savaş nedeniyle Ukrayna’daki ulus bilincinin daha da kök saldığını ve Ukrayna toplumunun çeşitli katmanlarının saflarını sıklaştırdıklarını görmezden geliyor.

Aslında 9 Mayıs tarihine gelene kadar Rusya’nın Ukrayna’da yürüttüğü savaşta ilk başta belirlediği siyasi ve askeri hedefleri gerçekleştirebilmekten her geçen gün uzaklaştığı görülüyor. Karada uğradığı ağır zayiatlara ilaveten Karadeniz’de de çok ciddi kayıpları var. Karadeniz donanmasının sancak gemisi Moskova 13 Nisan’da Ukrayna’nın Neptün füzeleriyle vuruldu ve battı. Bunu takiben diğer önemli bir donanma gemisi olan Makarov 6 Mayıs’ta Ukrayna tarafından vuruldu ve aynı akıbete uğradı.

MOSKOVA GEMİSİ BATINCA MOSKOVA’DA NE OLDU?
Moskova sancak gemisi batmasına battı, ancak Moskova şehrine hakim Putin zihniyeti ülke çapında egemenliğini sürdürüyor. Rusya’ya yönelik Batı yaptırımlarına her geçen gün yenileri ekleniyor. AB, yedinci yaptırım paketinin hazırlığı içinde ve Rusya’dan ithal etmekte olduğu petrol ve doğalgazı belli bir takvim dahilinde durdurmaya dönük adımlar atıyor. Tarihinde ilk kez işgal altındaki bir ülkeye askeri yardım yapıyor. Buna paralel olarak ABD de Rusya’nın Ukrayna’daki her yeni eylemi karşısında yeni önlemleri hayata geçiriyor. Bugüne kadar 3.8 milyar dolarlık askeri yardımda bulundu. Yardımı arttırmak üzere ABD Başkanı Biden imzaladığı bir kararla kesenin ağzını daha fazla açtı. İngiltere geride kalmayıp, savaşın başlangıcından bu yana 4 milyar pound tutarında bir mali-askeri destek sağlıyor. Diğer bazı Avrupa ülkelerinin yanısıra Almanya da yoğun iç siyasi tartışmalar sonunda Ukrayna’ya ağır silah yardımında bulunmayı kararlaştırdı. Aynı zaman diliminde G7 ülkeleri de Ukrayna’nın desteklenmesinde kritik rol oynama taahhüdünü üstlendiler.

UKRAYNA’DAKİ VEHAMETLE BİRLİKTE YIPRANAN RUSYA
Bu tablo karşısında savunma kapasitesi giderek daha da güçlenmekle birlikte Ukrayna ülke çapında sivilleri de kapsayan ağır kayıplar veriyor. Beş milyonu aşkın Ukrayna vatandaşı komşu ülkelere sığınıyor. Savaş kayıpları her gün artıyor. Ukrayna uzun yıllar sürecek ekonomik ve toplumsal tahribatın kurbanı oluyor.

Ukrayna’ya karşı 24 Şubat’ta bir dizi harekat başlatan Rusya, halen süregiden işgalinin gelmiş olduğu aşamada bunun bir yıpratma savaşına dönüştüğünü sahada tecrübe ediyor ve zafer kazandığı II. Dünya Savaşından bu yana kendisinin de ciddi ölçüde yıprandığını görüyor, ancak bunu kabullenmekte zorlanıyor. Uzun süreceği artık ortaya çıkan bu savaşın tedricen de olsa Rus toplumunu da önemli ölçüde yoracağını ve yıpratacağını kestirmek için kahin olmaya gerek yok. Rusya için ağırlaşan tablonun ülkede siyasi bir dönüşüm başlatıp başlatmayacağını izlemek gerekecek. Diğer yandan, yüzyıllarca otokratlara ve oligarklara mahkum olmuş bir ülkede ortaya çıkabilecek bir siyasi dönüşümün, bireysel özgürlükleri ve hukuk devleti normlarını içerecek çoğulcu bir demokrasiye evrileceği beklentisi içinde olanların yeniden hayal kırıklığına uğrayacaklarını tahmin etmek güç değil. Nihayetinde, Zafer Günü’nde Putin’in, Rusya’nın değişik bir karaktere ve kültür yapısına sahip olduğu yönündeki gözleminde haklılık payı bulunduğunu teslim etmek gerekir. Her hal ve karda, geçmişte Kiev’de ‘vücud bulan’ Rusya’nın, Ukrayna’da giriştiği savaşla birlikte gelecekte yeni bir rotaya yelken açtığı olgusuyla yüzleşmek durumundayız. Bu evrimin nasıl ve ne yöne seyredeceği ise diplomasiyi olduğu kadar akademik çalışmaları da yakından ilgilendiren bir süreç anlamına geliyor. Bu bağlamda, Rusya’nın içine sürüklendiği bataklıktan çıkmaya çalışırken diğer küresel aktörleri de bataklığa çekmek yoluna sapması olasılığı da hatırda tutulmalı.

SAVAŞ KARŞISINDA ÇİN’İN SANCILARI
Rusya enerjisini Ukrayna’da tüketirken Batı dünyasının yanısıra Çin, Hindistan ve İran’ın, önümüzdeki sarsıntılı tabloda geniş Ortadoğu bölgesi ile Hint-Pasifik kuşağında küresel sonuçlar da doğurmaya aday tutumlarının yakından mercek altına alınmasında yarar var.
Çin’in, küresel güvenlik ve ekonomi mimarisinin süregiden savaştan somut ve kapsamlı yönde etkilendiğini görmemesi mümkün değil. Mevcut çalkantıların daha da boyutlanarak devam etmesi takdirinde geleceğe dönük iddialı hedeflerini hayata geçirmekte zorlanacağını düşündüğünü varsaymak mümkün. Rusya’nın saldırganlığının dozu giderek arttığında, kağıt üzerinde olsun, pratik yaşamda olsun Rusya-Çin ilişkilerinin ne yöne ve hangi koşullarda seyredeceği şimdilik bir muamma. Öte yandan, Rusya’nın eylemleri Çin’in gelecekteki ekonomik, ticari ve askeri tasavvurlarına sekte vurduğu ölçüde bu ülkenin Rusya karşısında elinin kolunun bağlı kalmayacağını öngörmek olası. Küresel ekonomide Rusya’ya kıyasla çok daha fazla ağırlığa sahip Çin’in, açıktan telaffuz etmese de, ‘küçük ortağı’nın uzun vadede kendi zararına işleyen bir süreci daha da derinleştirecek kaprislerine karşı ne kadar sessiz kalacağı ayrı, ancak önemli bir mesele olarak karşımızda.

Diğer yandan Çin’in, savaşın ortaya çıkardığı külfet-nimet denkleminde kendisi lehine ortaya çıkabilecek sonuçlardan yararlanmaya yönelmesini, bu çerçevede Pakistan-İran-Irak-Türkiye-Suriye üzerinden Akdeniz’e erişim sağlaması, hasılı süreç sonunda zayıflayacak bir Rusya karşısında Batı Asya kuşağındaki nüfuz ve etkinliğini arttırma arayışına girmesini olası gören çevreler de bulunmakta.

HİNDİSTAN İÇİN KEYİF GÜNLERİ Mİ?
Daha Ukrayna savaşı başlamadan önce ABD, Çin ve Rusya’nın radarında belirgin izler bırakmaya başlayan Hindistan’ın ileride Hint-Pasifik bölgesinde üstlenmesi olası ağırlıklı rol de küresel dengeleri mercek altında tutan uzmanların gündemindeydi. Ukrayna savaşıyla birlikte Hindistan’ın bölgesinde ve ötesinde daha ağırlıklı bir rol üstlenmeye soyunduğuna tanık oluyoruz. Yeniden şekillenmekte olan küresel güç dengelerinde Hint liderliğinin ilişki içinde oldukları diğer öndegelen aktörlerle temaslarını arttırdıklarını ve ileride doğacak ‘yeni güneşte’ Hindistan için daha fazla pay kapmaya yöneldiğini gözlemliyoruz. Geleneksel ilişkiler ağını, içinde yer aldıkları Dörtlü Güvenlik Diyaloğu Grubu (QUAD-ABD, Japonya, Avustralya ve Hindistan) çerçevesinde Batı ekseninde takviye etmekte olduğunu izliyoruz. Halen uyguladığı küresel aktörler arasındaki dengeleme politikasını ne ölçüde sürdüreceğini veya sürdürüp sürdüremeyeceğini de gözlemek gerekecek.

PERDE GERİSİNDE İRAN NEREDE?
Ukrayna savaşının Rusya’nın Suriye’deki mevcudiyetine ve İran’la olan ilişkilerine yansımaları da dikkatle takip edilmesi gereken bir sürece işaret ediyor. Bu açıdan bakıldığında son günlerde Suudi Arabistan dahil Körfez ülkelerinden İran’a yönelik temas trafiğindeki artış dikkat çekiyor. İran’ın bölgeye dönük emelleri temelinde Rusya’yla ilişkilerini olabildiğince sağlam tutmanın yanısıra Çin’le olan ticaret-yatırım ağını önemli ölçüde genişlettiğine şahit oluyoruz. Geçen yıl Çin’le imzaladığı önümüzdeki yirmibeş yılı kapsayan 400 milyar dolarlık yatırım anlaşmasının hem Çin’in hem İran’ın gelecek planları bakımından somut bir gösterge oluşturduğu yadsınamaz.
Rusya kaynaklı petrol arzındaki daralma karşısında İran’ın küresel ölçekteki petrol tedarikinde önümüzdeki süreçte nasıl bir rol üstlenebileceği de ayrı bir mesele. Mevcut enerji denklemindeki bozulma ışığında İran’ın kendisine yönelik ABD yaptırımlarının kaldırılması karşılığında 2013 yılında imzalanan ‘nükleer anlaşma’nın (Müşterek Kapsamlı Eylem Planı-JCPOA) yeniden canlandırılmasına yönelmesi de şaşırtıcı olmayacak. Nitekim son günlerde bu yöndeki çabaların ivme kazanmaya başladığını gözlemekteyiz. Bu anlaşmanın sonuçlanması sürecinde diğer taraftaki altı ülkenin İran’dan geleceğe dönük beklentilerinin ne olacağı konusu da yakından izlenmeye değer. Bu bağlamda, başta ABD olmak üzere Batı dünyasının uzun dönemde Rusya’ya yönelik cezalandırıcı tutumundan İran’ın özellikle bölgedeki ulusal çıkarlarını ilerletmede nasıl yararlanacağı da merak konusu oluşturmayı sürdürecek. Bu sürecin İran’ın Suriye, Lübnan ve diğer yakın komşu ülkelerdeki Şii kuşakla bağları bakımından ortaya çıkarabileceği olası sonuçları öngörmek önemli.

YA TÜRKİYE?
Rusya’nın Ukrayna’da başlattığı işgal eyleminin Türkiye’nin bölgeye ve ötesine yönelik politikalarında sonuçlar ortaya çıkarması kaçınılmaz. İzlenen öngörüsüz politikalar itibariyle son on yılda sadece Batıyla değil, bölge ülkeleriyle de ihtilafa düşen Türkiye, geçen yıldan başlamak üzere bölgedeki bozulan ilişkilerini tamir etmeye yöneldi. Ancak, bir yerde yöneticilerinin benimsedikleri tercih ve tasarruflar nedeniyle bölge çapında zemin verdiği güven bunalımını bertaraf etmekte arzulanan başarıyı yakalayamadı. Normalleşme hedefinin kısa sürede gerçekleşeceğini varsaymak şimdilik mümkün değil. Ukrayna’daki savaş bölgesel ilişkilerde başgösteren kırılgan ortamın telafi edilmesi çabaları bağlamında hem olumlu hem olumsuz etkiler doğurmaya aday. Sürecin olumlu yöne seyretmesi nihayetinde yine yönetici kadroların tercihlerine bağlı kalacak. Kuzeyde iki komşusu arasında savaş sürerken güneydeki geniş kuşakta son dönemde Türkiye’ye güvenini kaybeden aktörlerin Türkiye’yi genel seçimlere giden süreçte zorlayacak davranışlar sergilemeleri veya bozulan ekonomik dengeleri de istismar ederek zor tercihlerde bulunmaya maruz bırakmaları olasılığı dışlanamaz. Bu tür bir tablo ise adı konmuş veya konmamış ödünlere kapıyı açmakla eş anlamlı. Ülkenin kurucusu ve kuruluş değerleriyle kavgalı olup, her gün seçim atmosferinin de etkisiyle buna yeni halkalar eklemeye çalışan bir iktidarla, yer yerinden oynamış bulunan küresel dengelerde Türkiye’nin sakin limanlara demirleyeceğini düşünmek bir hayli hayal gücü gerektiren bir uğraş. Son yıllarda Türkiye aleyhine işleyen gelişmelerden doğru dersleri çıkarıp, ülke çıkarlarının kurumsal zeminde öncelenmesini ummak ise gelecekten umudunu kesmeyenlerin önceliği olarak kalmayı sürdürecek.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ