GÜVENİN TÜKENİŞİ
yilik, insanı kendi yalnızlığından çıkaran ve onu ötekine bağlayan en kırılgan köprüdür. İnsan, sadece “iyi hissetmek” için iyilik yapmaz. Adil ve şefkatli bir ortak evde yaşadığına inanmak için de iyilik yapar. Ancak tarihin ve sosyolojinin amansız bir kuralı vardır: Bir toplumda iyiliğin kendisi cezalandırılır veya suiistimal edilirse, o toplumda köprüler yıkılır ve geriye sadece soğuk, bencil bir sessizlik kalır. Bugün Türkiye’de Haluk Levent ve Ahbap Derneği ekseninde yaşanan sarsıntı, sadece bir yolsuzluk ya da usulsüzlük soruşturması değildir. Bu, bir toplumun yardımlaşma refleksinin yani ruhunun felç olma tehlikesidir.
Zihnimiz bizi, binlerce kilometre ötedeki modern bir toplumsal trajediye, Çin’e götürüyor. Şurada: https://elifata.com/2022/04/03/seri-maktul/ anlatmaya çalıştığım gibi: Yıllar önce Çin’de yaşanan meşhur “Peng Yu” davası ve benzeri hadiselerde, sokakta düşen, boğulan ya da kazaya uğrayan insanlara yardım eden iyi niyetli vatandaşlar, kurtardıkları kişiler tarafından “suçlu” ilan edilmiş ve tazminat davalarıyla yüzleşmişti. Mantık korkunçtu: “Eğer suçlu ya da somut bir mesuliyetin olmasaydı, neden yardım ettin?” Bu çarpık yargı, toplumsal vicdanda öyle bir yarılma yarattı ki, insanlar kaza yapıp yerde yatan çocuklara bile arkasını dönmeye başladı. Güven bir kez zehirlendiğinde, insan neslinin en soylu dürtüsü olan merhamet, yerini mutlak bir kayıtsızlığa bıraktı. Sonunda devlet, insanları yeniden “insan kılabilmek” için yasal koruma kalkanları (Good Samaritan Law) çıkarmak zorunda kaldı. Çünkü kanunla korunmayan iyilik, korkak bir dünyada yaşayamazdı.
İşte Ahbap hadisesinin taşıdığı bana göre en büyük dehşet tam olarak bu “Çin Sendromu”dur. Bu olayın en karanlık tortusu, milyarların nereye gittiği sorusundan çok bir sonraki felakette uzanacak ellerin felç olmasıdır. İnsanlar artık hiçbir kuruma, hiçbir vakfa, hiçbir “kahraman”a güvenmemeyi, elini cebine koyup arkasını dönmeyi tercih edecektir. “Herkes çalıyor, herkes kandırıyor” inancı bir kez toplumun iliğine işlerse, orada sivil toplum ölür. Sivil toplumun ölümü ise, bireyin devletin veya doğanın devasa gücü karşısında yapayalnız, savunmasız kalması demektir. Vicdan bir kez emekliliğe ayrılırsa, onu hiçbir yasa geri getiremez.
Peki, bizi bu ahlaki uçurumun kenarına getiren neydi? Günümüzün iktidar yandaşları, muhalif kesimle “Paranızı geçmişi şaibeli birine kaptırdınız” diye alay ederken, asıl büyük soruyu bilinçli bir körlükle ıskalıyorlar: İnsanlar neden yüz yıllık devleti, onun köklü kurumlarını değil de, bir şarkıcının kurduğu derneği seçti? Bu bir akıl tutulması mıydı, yoksa bir çaresizlik çığlığı mı? İnsan, hayatta kaldığı sürece kendini var etmenin, kendi çevresini korumanın bir yolunu arar, bu arayış bazen kurumdan değil, elini uzatan ilk somut yüzden medet umar. 2023 depreminin o zifiri karanlığında, canlar enkaz altındayken, halk devlet kurumlarında bulamadığı o hızı ve şeffaflığı, Ahbap’ın amatör ama samimi görünen çabasında bulmuştu. Bu bir tercih değil, kurumsal güvensizliğin insanları sivil alana ittiği zorunlu bir sığınıştı. Kaldı ki o dönem iyi hatırlıyorum, iktidarı destekleyen vatandaşlar bile yardım için Ahbap’ı tercih ediyordu.
Bu trajik kopuşun esas miladı, asırlık şefkat çınarı Kızılay’ın, depremin en kritik saatlerinde çadır ve battaniye sattığının ortaya çıkmasıydı. Bir afet anında, can pazarının tam ortasında, elindeki en temel yaşamsal malzemeyi bir tüccar gibi piyasaya süren bir kurumsal akıl, kendi meşruiyetini kendi elleriyle ateşe vermişti. Kızılay çadır sattığı an, vatandaşın devletin kutsallığına ve adaletine olan inancı sarsılmıştı. İnsanlar paralarını Ahbap’a Haluk Levent’in şahsına aşık oldukları için mi gönderdi yoksa devletin resmi kurumunun, acıyı metalaştıran o soğuk yüzünden kaçtıkları için mi? Paranın yönü, güvenin yönüdür ve o gün güven, kurumsal yapıdan sivil alana hicret etmiştir.
Ancak buradaki ahlaki yarılma, sadece Ahbap’a gösterilen hızlı ve öfkeli refleksle sınırlı değil. Hafıza bizi, yine aynı iktidar döneminde yaşanan ve Almanya yargısının “asrın yardım yolsuzluğu” olarak nitelediği Deniz Feneri davasına götürüyor. Almanya, muhtaç insanlar adına toplanan milyonlarca euroluk yardımların siyasi ve kişisel amaçlarla buharlaştırılmasını affetmemiş, aynı yıl içinde faillere en ağır cezaları kesmişti. Oysa o paraların uzandığı Türkiye ayağında, aralarında dönemin RTÜK Başkanı gibi iktidara son derece yakın isimlerin de bulunduğu şüpheliler için süreç tamamen farklı işledi, dava yıllarca sürdü ve sonunda zamanaşımıyla kapandı.
İşte tam bu noktada, muktedirlerin eliyle inşa edilen o amansız “çifte standart” canavarı devreye giriyor. Almanya’da jet hızıyla cezalandırılan o devasa soygun, Türkiye’de adli koridorlarda sümen altı edilerek zamanaşımına uğratıldı. Aynı devlet, aynı iktidar, aynı suç tanımı… Fakat failin kimliğine göre değişen iki taban tabana zıt adalet mekanizması. Burada dürüst olmak gerekirse, Ahbap dosyası henüz sonuçlanmadı, bugünden “iki farklı hız” demek erken. Ama tam olarak bu belirsizlik yüzünden asıl soru şu, bu dosya da yıllar içinde sessizce sümen altı mı edilecek, yoksa bu sefer, muhalif bir oluşum söz konusu olduğu için, süreç aynı hızda mı işleyecek? Cevabı zaman verecek ama geçmişin emsali bize iyimser olmamız için pek bir sebep sunmuyor. Bu, amiyane tabirle, hırsızlık ve usulsüzlük konusunda bile “benim hırsızım-senin hırsızın” pozisyonunu almaktır. Eğer yolsuzluğun ahlaki ağırlığı, onu yapanın siyasi rengine göre hafifliyor ya da ağırlaşıyorsa, orada ne hukuktan ne de devlet ciddiyetinden bahsedilebilir. İktidar eliyle yürütülen bu “suçlu seçme” politikası, topluma şu zehirli mesajı vermektedir: “Eğer bana yakınsan günahların zamanaşımıyla kutsanır, eğer benden değilsen en küçük usulsüzlüğün hayatını karartır.”
Şimdi ise sahnede, bu çifte standardın yarattığı toplumsal acılardan bile siyasi rantiye devşirmeye çalışan amansız bir kutuplaşmanın tiyatrosu oynanıyor. Ahbap üzerinden “Biz demiştik” nidaları atanlar, Deniz Feneri’nin zamanaşımı karanlığında susanlarla aynı kişilerdir. Bir tarafın dolandırılmasından, kandırılmasından haz duyan bir toplum, ortak bir geleceğe sahip olamaz. İyiliğin boşa çıkması, sadece parayı veren muhalifin değil o parayla kurtarılacak olan herkesin kaybıdır. Siyasi saflarla kamusal vicdanı birbirine karıştırmak, bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür.
İşin başka bir tarafı da Haluk Levent’in verdiği ifadenin saçmalığında. Kamuoyuna yansıyan emniyet ifadesinde kendisi, borçlarını ve derneğin çeklerini kişisel teminat olarak kullandığını kabul edip şunu söylemiş: “Bunun adına usulsüzlük diyebilirsiniz ama yolsuzluk diyemezsiniz.” Bu cümlenin kendisi, modern insanın ahlaki pusulasızlığının trajik bir vesikasıdır. Kuralları esnetmeyi, emanet edilen fonları kişisel hesaplarla harmanlamayı “kötü niyetli olmamak” zırhıyla savunmak, tam bir şark kurnazlığıdır. İyilik, usulden bağımsız olamaz. Usulün olmadığı yerde keyfilik başlar. Keyfiliğin olduğu yerde ise önünde sonunda çürüme kaçınılmazdır. İyi niyet, kurumsal ciddiyetin ve şeffaflığın alternatifi olamaz, olmamalıdır.
Bu olaylardan çıkarılacak en çarpıcı ders, bireyleri putlaştırma ve kurumlardan umudu kesme hastalığımızın bizi getirdiği noktadır. Toplumlar tarafsız kurallarla ve eşit denetimle hayatta kalır. Ne devlet kurumları denetimden ve eleştiriden muaf kutsal fetişlerdir, ne sivil toplum liderleri hatasız azizlerdir, ne de siyasi iktidarlar adaletin dağıtıcısıdır. Bizler, şahısların karizmasına ve gücün tekeline endeksli bir iyilik modelinin ne kadar kırılgan, ne kadar sabun köpüğü olduğunu en acı şekilde tecrübe ediyoruz.
Türkiye bugün büyük bir ahlaki çölleşme tehdidiyle karşı karşıyadır. Eğer bu süreçlerin ardından toplum “Bir daha asla kimseye yardım etmeyeceğim” noktasına gelirse, karanlık kalıcı olarak kazanmış demektir. Devletin yapması gereken, adaleti “bizimkiler ve ötekiler” diye ikiye bölmek değil, tıpkı Çin’in o geç kalmış yasası gibi, iyiliği koruyacak, şeffaflığı dayatacak, her iki tarafa da eşit işleyecek adil bir kurumsal güven zemini inşa etmektir. Çünkü bir ülkede paralar yeniden kazanılabilir, yıkılan binalar yeniden dikilebilir. Ancak bir kez kaybedilen o saf, hesapsız yardımlaşma duygusu ve “ötekine olan güven”, hiçbir bütçeyle yeniden satın alınamaz.
Elif ATA
elif.ata@nobel.com.tr



