kosukavak
kosukavak

Site Rengi

Rumeli Balkan Stratejik Arastirmalar Merkezi

MAYKAMIN MUTFAĞINDAN BAHARAT KOKULU HİKAYELER – KASIMDA ANITKABİR

Aysun KILIÇASLAN SOKU


Hepimiz çocukluğumuzun saf, naif, hesapsız, çıkarsız günlerini özleriz. Hatırlamanın en güzel yanı ise, hatırlarken geçmişi yeniden düzenleyebilme fırsatını da yakalamış olmaktır. Aksi halde bazen o hatıraların içindeki acılar irin toplamış yara misali, bizi bitirir. Ailemin de eminim, Balkanlar’da çok acı dolu günleri, yılları geçti. Yoksa bal ve kan kelimeleri nasıl yan yana gelirdi ki bu kadar güzel bir coğrafyada? Ama onlar dirayetli, vakur, inançlı ve çok cesur insanlardı. Yaşadıkları her acı, onları daha da güçlendirdi.
Lozan Barış Konferansı sonucunda imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile ailemin bir anda hayatı değişmişti. Yüzyıllardır yaşadıkları evlerinden, bağları bahçelerinden, şehirleri köylerinden, ortodoks komşularından, atalarının mezarlarından, en önemlisi çocukluk anıları ve vatanlarından koparıldılar. Çok az vakit verilmişti, ancak birkaç parça giysi ve bahçede oynayan çocuklarını toparlayabildiler. Sonrası aç, açıkta Selanik limanında geçen bir sene. Anavatan Türkiye’ye geldiklerinde de işleri kolay olmadı. Yunanistan’dan müslüman oldukları için gönderilmişlerdi, Anadolu’da da sarışın, mavi gözlü oldukları ve kırık bir Türkçe ile konuştukları için “gavur” olarak addedildiler. Zor yıllardı, anavatanlarında yabancı muamelesi görmek, en acısıydı. Yine de komitacı ve çetecilerin baskın korkusu olmadan insanın memleketinde yaşaması her şeye değerdi.
Nençomun anlattığı bir çeteci hikayesi vardı, hala hatırladıkça ürperirim. Evin erkeklerinin cephede olduğu 1. Dünya Savaşı yılları. Yunan çeteleri baskın yapıyor, tek tek evlere girip genç erkekleri arıyorlar. Nençom o zaman genç, yeni evli. Evde daha çocukluktan yeni çıkacak olan küçük kaynı var. Diğer evlerden gelen çığlıkları duyar duymaz, çocuğu hemen odanın ortasında yere yatırıp, evde ne kadar yatak yorgan döşek varsa üzerine koyuyorlar. Çeteciler eve girince, evdeki küçük çocukları döşeklerin üzerine atlama oyunu oynarken buluyor. Yine de ellerindeki süngülerle birkaç yerden döşekleri yokluyorlar. Sonra evin yaşlısı, çocukların çok korktuğunu, evde yetişkin erkek olmadığını söyleyerek çetecileri ikna ediyor. Delikanlı o gece kurtuluyor ama, sonra cephede savaşırken şehit düşüyor. Balkanlar’ın acı kaderidir bu. Ya katliamlarda ya göç yollarında ya cephede ölürlerdi. Hepsinin ruhu şad olsun. Atatürkümüz’ün ve silah arkadaşlarının da ruhları şad olsun, bugün kendi vatanımızda ve barış içinde yaşıyorsak, onların sayesinde.
Her Balkan Türkü’nün evinin baş köşesinde bir Atatürk tablosu bulunur. Bizim de evimizin en güzel köşesinde dururdu Atamız’ın fotoğrafı, hatta andımız da. Halen bu adeti biz çocuklar da devam ettiriyoruz. Hiç unutmam bir kasım ayıydı, babam bir açıklama yapmadan trenle Ankara’ya götürdü bizi. Yollar karlıydı, manzaranın güzelliği bir yana, yataklı vagonda seyahat etmek kardeşim ve benim için çok eğlenceli olmuştu, gece trende uyumak da değişik bir deneyimdi. Ankara’ya ulaştığımızda dedemin bağı karlar altında masal sayfası, bağ evi de masal ev gibi görünüyordu. Ben büyülenmiş gibi bu manzaraya bakarken, kapı açıldı. Kardeşimle ben “Mayko, Mayko” diye haykırarak ve karlarda yuvarlanarak maykaya koşarken, ev ahalisi de kapıya çıktı. Bizim çığlıklarımıza karşılık, maykam da “A bre mari, a bre mari” diye bana “Oyy maksım maksım” diye kardeşime sarılıyordu.
O soğuk ve karlı günde dedemin bağ evindeki büyük mutfakta, kuzine başındaki masada toplandığımız ve anneannemin kravayçesinden koparıp koparıp mis gibi reçellerine bandırarak yediğim kahvaltı, Abidin Dino’ya mutluluğun resmini yapmak için ilham verebilirdi. Kahvaltıdan sonra kahvelerini içerlerken babam, bize Kurtuluş Savaşı’nı, M. Kemal Atatürk’ü, Türk askerinin kahramanlıklarını, vatan sevgisini bir kez daha anlattı. “Biz anasız, babasız, hatta bebesiz kalırız da, vatansız kalamayız” dedi. Mustafa Kemal Atatürk’ün biz çocuklar vatansız kalmayalım diye, kendi doğduğu topraklardan nasıl vazgeçtiğini anlatırken, hiçbirimiz gözyaşlarımızı tutamıyorduk.
Ertesi sabah erkenden hazırlandık, misafirlik esvaplar, mintanlar giyildi. Aslanlı Yol’dan yürümek, o muazzam anıt mezarı görmek nefes kesiciydi. Tam 9:05’te Atam’ın huzurunda saygı duruşundaydık. İlk kez 10 kasımda ağlamaya başladığım gün oldu, henüz okula gitmiyordum ama, babamın anlattıklarından çok etkilenmiştim. Hala her 10 kasımda yine ağlarım, hem Atam için hem Atam’la aynı kaderi paylaşan babam için. Ve her 10 kasımda anneannemin irmik helvası hazırlarım onların ruhuna. İrmik ve çam fıstığını kuru kuru kavururken, diğer yanda irmikle aynı ölçüde şekeri, sütü, erimiş tereyağını ve suyu kaynatarak şerbet yaparım. İrmik ve fıstıklar renk alınca yavaşa yavaş şerbeti eklerim. Şerbeti ekleyip bir taşım fokurdatır,altını kaparım. 1 tatlı kaşığı tereyağını içine atıp, hızlıca karıştırır, dinlenmeye bırakırım. Servis yaparken mis gibi tarçın kokusu sarar ortalığı, hepimiz helvamızı yer, dualarımızı okur, saygıyla anarız her sene. O tarçın kokusu beni ilk Anıtkabir macerama ve maykamın mutfağına götürür her defasında ve gayri ihtiyari dudaklarımdan “ Çalin davullari çaydan aşağıya ammannnn, Mezarimi kazin bre dostlar belden aşağiya ammannn, Suyumu da dökün boydan aşağıya ammann ammannn, Aman ölüm zalim ölüm, Üç gün ara ver…”
Aysun KILIÇASLAN SOKU
RUBASAM Bşk. Yrd.
aysun_kilicaslan@yahoo.com

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ