RUBASAM

Saygılar borçluyuz Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’ya – Prof.Dr.Orhan DERMAN

Prof. Dr. Orhan Derman
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı
Ergen Sağlığı Bilim Dalı

10 Nisan 1950 tarihinde milli mücadelenin sembol ismi Mareşal Fevzi Çakmak Paşa ebediyete intikal etti. Corona pandemisi ile dünya kasıp kavrulurken bu yıl yaşamının yarısından fazlasını savaş meydanlarında geçiren son mareşalimizin ölümünün 70. Yılını da geçirdik. Tarih bize gelecek için rehberdir. Yaşamlarındaki mücadelede çaba sarf edenlere, sözleri ve uyarıları ile hep haklı çıkanlara, bir kulak verelim. Paşa neler söyledi, biz nelere dikkat etmeliyiz ve ne için mücadelede bulunmalıyız.
1876 yılının 12 Ocak tarihinde İstanbul da doğan paşanın, çocukluk yılları Rumeli Kavağında geçti. Fevzi Paşa, 1893 yılında Kuleli Askeri Lisesini ikincilikle bitirdi, 1898 tarihinde kurmay yüzbaşı olarak Genelkurmay başkanlığı karargahına atandı. 1914 yılında 5. Kolordu komutanlığına getirildi, kolordusu ile Çanakkale savaşlarına katıldı. Mustafa Kemal Paşa’dan sonra Anafartalar grup komutanlığına vekalet etti. 1918 de Genelkurmay Başkanlığına atandı, 1920 de Harbiye Nazırlığına (Milli Savunma Bakanlığına) getirildi. İstanbul müttefik kuvvetler tarafından resmen işgal edilince 21 Nisan da görevinden ayrılarak Anadolu’ya geçti. 27 Mayıs tarihinde İstanbul hükümeti tarafından askerlikten uzaklaştırılarak, nişan ve madalyaları geri alınıp, idamına karar verildi. 5 Ağustos 1921 de Ankara hükümeti tarafından Genelkurmay başkanlığına atandı. 1922 de mareşalliğe yükseltildi. Buna neden de Atatürk’ün teklifi ile TBMM tarafından 31 Ağustos 1922 de Büyük Taarruzdaki başarısından dolayı idi. Sakarya savaşları sırasında olağanüstü hizmeti ve katkısı sonucunda da Mustafa Kemal Paşa onun Sakarya soyadını almasını teklif etmişti. 1924-44 tarihleri arasında hiç kesintisiz 20 yıl Genelkurmay başkanlığı görevini sürdürdü. 1945 Çok Partili hayata geçişte, halk tarafından gelen baskılara dayanamayarak Demokrat Partiyi listesinden bağımsız aday olarak seçimlere katıldı ve 1946 da İstanbul Kadıköy den en yüksek oyu alarak milletvekili oldu bir süre sonra da, Millet partisine geçti ve partinin onursal başkanı oldu. Kendisinin Demokrat Partiye büyük bir desteği olduğu söylenemez, zaten seçimlerden bir süre sonra da Menderes ve Bayar’ın samimi olmadıklarını ileri sürerek Demokrat partisi ile yollarını ayırıp, bir süre sonra da Millet Partisine girdi. Millet Partisi, Demokrat parti tarafından dini istismar ederek, laikliğe aykırı yapıda olduğu için 1954 yılında kapatılırken, Paşanın vefatından sonra rehberliğinden mahrum kalmasının bedelini ödemiştir. 1950 yılında ölümü sonrası, CHP ile Demokrat parti arasında paşamıza yeteri kadar itibar gösterilmedi tartışmalarına ve bunun üzerine büyük öğrenci kalkışmalarına neden oldu.
İnsanların canlarını namluya sürdükleri zaman, Sakarya savaşı arifesinde genç Ankara hükümeti var veya yok olma mücadelesi veriyordu. Sakarya meydan savaşları, hemen Polatlı Haymana kenarından geçen Sakarya nehri kenarında gerçekleştiği için bu ismi alır. Birçok kişinin zannettiği gibi savaş alanı Adapazarı (Sakarya) il hudutlarında değildir. Muharebe alanı Ankara’ya 75 kilometre mesafededir. Top atışlarının o tarihlerde Ankara’dan duyulduğu söylenir. Bütün bu mücadeleye karşı Ankara hükümeti Ankara’yı terk etmemiştir. Onların akıllarında yenilme diye bir düşünce yoktur. Mustafa Kemal Paşa bir dost meclisinde Fevzi Paşa’dan “İhtiyaç duyulan her yere yetişti. Cepheyi adım adım dolaştı. Boş kaldığı anlarda ise ordunun muzaffer olması için Kuran-ı Kerim okurdu. Bu adam insan değil, adeta bir evliyadır” şeklinde bahsetmiştir. Paşa inançlı olduğu kadar da yurtseverdi de. İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgaline karşı durması başta olmak üzere verdiği kararlarla milli mücadelenin en önemli isimlerden biri olarak tarihe geçti. Paşa savaş sırasında “ Düşmanın ilerlemesine karşı halkın katiyen tereddüt ve endişe etmesine mahal yoktur. Düşmanın, Anadolu içerisine doğru uzanmak isteyen kolları mezarlarına yaklaşmış olacaktır” demiştir.
Fevzi Çakmak Paşa yarım asrı bulan fiili hizmetinde, Arnavutluk harekatı, İtalyan Harbi, Arnavutluk isyanının bastırılması, Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı cepheleri ve muharebelerine katılmıştır. Balkan Harbini yalnız bir askeri mesele değil “namus lekelerinin sürüldüğü” bir olaylar zinciri olarak ele alır. Ordunun temel disiplin ilkesinin, bireysel siyasi tercihlerin öne çıkarılmasıyla nasıl altüst olup bozulduğunu, işlevini tamamen kaybetmesindeki duruma karşı öfkesini her zaman dile getirmiştir. Balkan harbinin öncesinde Millet meclisinde “İtirafçılık”, orduda “Halaskarlık”, Arnavutluk’ta “başkımcılık” elele yürüyordu. Balkan harbinin öncesinde siyasi idarenin yönetim zayıflıklarının, toplumsal ortamdan olabildiğince etkilenen ordunun, daha baştan savaşma gücüne olumsuz etkilerine Paşa çok iyi tanıklık etti. Paşa askeri güç olarak, Osmanlının sadece kötü yönetim sonucunun, Balkanlar zaten Hıristiyan yurdu bizim askerimiz niye orası için savaşsın sözlerinin Osmanlının kuruluşunu sağlayan toprakların kaybı ile bir toprak parçasının kaybetmenin değil, vatanı kaybetmenin aymazlığını o tarihlerde çok üzülerek tanıklık etti.
Çanakkale savaşı sırasında kardeşi Üst teğmen Mehmet Nazif şehit oldu. Mustafa Kemal’in 5 Eylül de paşadan aldığı mektuba cevabında; Muhterem kardeşim Paşa Hazretleri, övgülerinize ve yakın duygularınıza teşekkür ederim. Kutsal vatanımızı çiğnemeye çalışan hain düşmana ancak yüksek gayretli arkadaşlarımızın canlarını vermeleri sayesinde iyi dersler verilmektedir. Vatanın kurtuluşu için büyük bir istekle onurlu kanlarını cömertçe döken arkadaşlarımızın gayretleri ile düşmanın gelecekte yapacağı her türlü girişime engel olunacağı hakkındaki inancım tamdır. Ancak bu derecedeki fedakarlıkların ortaya çıkardığı bazı acılara dayanmanın zorunlu olduğu yüksek şahsınız tarafından da kabul görecektir, diyerek devam eden mektupta bu zorunluluğa sığınarak sizi kedere uğratacağı doğal olan kardeşinizin şahadet haberi beni gerçekten üzmüş ve gözyaşlarına boğmuştur. Rahmetli kardeşiniz 8 Ağustos 1915 de millet ve memleketin hayat ve memat noktası olan Conkbayırın’da düşmana saldıran safların en önünde idi. Üzüntülerinize bütün saflığım ve kalbimin samimiyeti ile katılır. Allah’ın size ve kederli ailesine sabır vermesini sevgi ve en derin dostluk duygularımla dilerim efendim diyerek bitirmektedir.
Fevzi Çakmak Paşa’nın çocukları babalarına yıllarca hasret olarak büyüdüler. Paşanın varlığını bile çoğu kez söyleyemeyecek durumda kaldılar. Paşa Anadolu’ya geçtiği gün ailesine bile haber veremedi. İstanbul Beykoz’da oturan ailesi akşam paşayı beklerken karşılarında İngiliz askerlerini buldular. İngiliz askerleri paşayı evin her yerinde ararken yatakları bile dipçikleyip, evi tarımar etmekten kaçınmadılar. Fevzi Paşa de Balkanlardan döndükten sonra Beykoz da ikamet etmiştir. 5 Nisan 1920 günü en son Harbiye nezaretine gitmiş, 18 Nisan 1920 tarihinde de mülazım Salih efendi ile evinden ayrılarak Anadolu’ya geçmiştir. Fevzi Çakmak Paşa hayatını inandığı davası uğrunda bir gün bile düşünmeden feda etmeye hazır olarak hep yaşadı. Onlar dava insanları idi. Bu cumhuriyet onların inançları üzerine kuruldu. Onlar milletine güvendiler, görevlerini canları pahasına yaptılar.
Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Cumhuriyetini kurup cumhurbaşkanı olduktan sonraki 15 yıl içinde dış politikada Lozan konferansındaki başarısı ile kendini ispat etmiş İsmet İnönü’yü başbakan olarak hep görevlendirirken, genelkurmay başkanlığında da Fevzi Çakmak paşayı hep tutmuştur. 15 yıl içinde 3 aylık Fethi Oktar’ın başbakanlığı dönemi ve İnönü ile Hatay sorunu hakkında uyumsuz olduğu ve onun başbakanlığı bırakıp Celal Bayar’ın başbakan olduğu 1937-38 yılı hariç hep beraber çalışmıştır. Atatürk ün 15 yıllık iktidarında ise Başbakanlık ve Genel Kurmay başkanlığı her konuda kendi düşüncelerini söyleyip birbirini tamamlayan kimi zamanda dengeleyen bir mekanizma içinde çalışırken Fevzi Çakmak Paşa’nın her zaman cumhuriyette tartışılmaz bir ağırlığı olmuştur. Fevzi Çakmak Paşa muhafazakar görüşlü olmasına karşın Atatürk’ün yaptığı reformlar hakkında onunla bir gün bile ters düşmemiş. Reformların yılmaz savunucusu ve destekçisi olmuştur. Atatürk’ün ölümü üzerine cumhurbaşkanlığı adayları arasında adı geçse bile kendi isteği ile cumhurbaşkanı adayı olmayarak İnönü’ün önünü açmıştır. Çünkü o zaman adaylardan biri son başbakan Celal Bayar’dır. Ama askerin gönlü, asker bir cumhurbaşkanından yanadır. Ve paşa ülkede Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanlığı konusunda bir sıkıntı çıkmasını istememiştir. İnönü’nün cumhurbaşkanlığı sırasında da Fevzi paşa 1944 yılına kadar Genelkurmay başkanı olarak görevde kalmıştır. Ama İnönü’ün kendine muhalif olanları devletin yetkili pozisyonlarından uzaklaştırma tutumundan da etkilenmemiş değildir.
Çakmak ailesinin yaşayan en büyüklerinden Çanakkale’de şehit olan kardeşi Mehmet Nazif’in oğlu Fevzi Çakmak beyden edinilen bilgiye göre ise: “Fevzi Paşa’nın Atatürk’ün vefatından sonra gelen Cumhurbaşkanlığı tekliflerine cevabı çok açık ve net olmuştur. Yasalara göre cumhurbaşkanı olabilmek için milletvekili olmak gerekiyordu ve kendisi milletvekili olmadığı için cumhurbaşkanı seçilmesi mümkün değildi. Yasalarda yapılacak bir değişikliği de kendisi kabul etmeyeceğini belirtmişti. Celal Bayar hiç talip olmamıştır ve seçilme şansı da çok zayıf olurdu. Esas bu konuda çok hırslı olan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya idi. Fevzi Paşa Atatürk’ün başlattığı reformların devamı için siyaset dışında kalacak güçlü bir ordu için kendisinin ordunun başında olmasını ve siyasetin başında da Atatürk’ün reformlarını bilen ve onları devam ettirebilecek en uygun kişinin İsmet İnönü olduğunu düşünmekte idi. Bu bakımdan cumhurbaşkanlığı için İsmet Paşa’yı teklif etmiş ve desteklemiştir” diyerek kendisi belirtmiştir.
Fevzi Çakmak paşanın İkinci Dünya savaşında kararlı tutumu ve on iki ada konusunda gösterdiği duyarlılık bilinmektedir. Fevzi Paşa’nın Genelkurmay başkanlığı sırasında 1937 yılında Temmuz’da Trakya da Ekim de Aydın-Söke de gerçekleştirilen iki büyük savaş manevrasının coğrafi konumu tesadüfi değildi. Aydın’daki manevra tüm iki savaş arası dönemin en büyük askeri tatbikatıydı ve on iki adadan gelen bir saldırıda Türk güçlerinin savunma kabiliyetini test ediyordu. Manevralara ek olarak Ege’deki askeri hazırlıklar başka alanlarda da artarak devam ediyordu. Sahillerdeki askerileştirmenin gerekliliği hükümet içindeki bakanlıklar arasında bile dönem dönem tartışma konusu oluyordu. 1937 de Genelkurmay, Bodrum, Antalya, Muğla ve Aydın’a yabancıların girişini casusluk yapabilirler gerekçesi ile tümden yasaklanmasını talep bile etmişti. Hatay konusunda olan gelişmeler karşısında bile, Fevzi Çakmak paşa bu bölgeye olan dikkatin bir an bile kaybolmasına izin vermemiştir.
Ünlü sinema yönetmeni Metin Erksan’ın dediği gibi “Unutmak ihanettir”. Bizlerde Fevzi Çakmak paşamızı ne unutalım ne de unutturalım. Paşamıza olan saygımızı, onun gösterdiği hedefleri kendi ilkemiz haline getirerek Anadolu’ya çok yakın olan bize ait 16 adanın en büyükleri olan Eşek adası ve Bulamaç adası konusundaki haklı davamızı sürdürerek bütün dünyaya hakkımızı onaylatıp geri aldığımız adalarımızı da yerleşime açarak birine Çakmak ismini vererek Paşamıza minnettarlığımızı kanıtlayalım. Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan antlaşması ile neticelendiremediği ev ödevlerinden biri, On iki adalar, diğerleri de Batı Trakya ve Musul-Kerkük problemidir. Şunu unutmayalım ki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği lideri Stalin 1925 Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşmasını yenilemeyeceğini söylerken, Sovyetler Birliğinin Türkiye’den toprak talep etmeye niyetlendiği anda bile Türkiye cumhuriyeti on iki ada grubundan özellikle beş ada ile ilgilendiğini İngiltere’ye iletmiştir. Leros, Kalimnos, İstanköy, Nisiros, Simi (Sömbeki) ’nin kendine bırakılması için çaba harcamıştır. Türkiye cumhuriyeti bu listeye Meis’i dahil etmemiştir, çünkü bu adanın zaten müzakere etmeyi gerektirmeyen bir şekilde Türkiye’ye ait olduğunu düşünmüştür. 1945 yazı bölgesel dengelerin sık sık değişip, tartışıldığı bir dönem olmuştur. Türkiye Sovyet istekleri ile uğraşırken, Yunanistan 1946 da iç savaşa dönüşecek karmaşayı yaşamaya başlamıştır. Ülke içinde yükselen komünizme ek olarak, Sovyetler birliğinin Balkanlarda özellikle Slavlar lehine istediği bazı sınır değişiklikleri, Yunanistan’ın da sınır bütünlüğüne ilişkin sorunları olduğunu gösteriyordu. Yunanistan Meis adasının Türkiye verilmesini sadece onaylayabileceğini söylediği halde, Amerika Birleşik Devletlerinin baskısı ile orası bile Yunanistan’a bırakılmıştır. Oniki ada da Alman işgalinin sonu, 1945 Mayıs tarihinde Simi adasında Almanya’nın silah bırakma antlaşması imzalaması ile nihayetlenmiştir. Sovvetler Birliği dışişleri bakanı Molotov’a göre, on iki ada sorununun ikinci dünya savaşının hemen sonunda çözülememesinin nedeni İngiltere’nin tutumu idi. İngiltere’nin Almanların 1945 yılında en son Rodos’dan çekilmesinden sonra ki bitmeyen askeri varlığı, Boğazları kontrol etme niyeti ile bu durum yakından ilişkili idi. Esasında 1944 yılında Churchill ile Stalin’in yaptığı Yüzdeler antlaşmasında Yunanistan’ın İngiliz etki alanında kalması kabul edilmişti. Ama Sovyetler Birliği Yunanistan’ın içinde yükselen komünizm nedeni ile bölgede er ya da geç kontrolu kazanabileceğini düşünüyordu. Onun için adaların Yunanistan da kalmasının ileri de kendi hakimiyeti altına girecek bir Yunanistan’da olması denklemine itiraz etmiyordu. 1947 yılı itibarı ile adaların Yunanistan’a ait olması kesinleşmişti. Ama adaların Türkiye ana karasının birer parçası olması özellikle Rodos ve İstanköy de yaşayan Türklerin varlığı, kimi adaların Anadolu’ya çok yakınlıkları dolayısı ile bağımlılığı ve Türkiye ile Yunanistan arasında karasu ve FIR hattı sınırlarının nereden olması tartışmaları hiç bitmemiştir. Bu sorun hakkaniyetle çözülmezse bugünün de, geleceğin de büyük bir sorunu olarak kalacaktır.
Adanın kıta sahanlığı olurken, ana karanın kıta sahanlığı olmaz mı ki. Yunanistan karasularını 6 milden 12 mile çıkarmasını savaş nedeni görürüz açıklamasını ortadan kaldıracak böyle bir deniz sınırı, iki komşu ülkenin Ege’yi hakça paylaşmasına daha fazla imkan sağlayacaktır. Kıbrıs bağlamında Yunanistan’ın Ege adalarının silahsızlandırılması meselesi 1970’lere özgü bir durum değildir. Yunanistan daha 1947 den itibaren silahsızlandırma meselesini gevşetmek istiyordu. Örneğin, İngiliz Dışişleri Bakanlığı ile İngiliz Askeri misyonu arasında geçen bazı yazışmalarda Yunanistan’ın Rodos’ta askeri karargah kurmak istediği ve buna göz yumulup yumulmayacağı tartışılıyordu. Bugün de Yunanistan Ege adalarını Türkiye’ye karşı silahlandırmakta ve büyük bir güvenlik problemi yaratarak mevcut antlaşmalara karşı bir tutum gösterebilmektedir. Ege denizindeki bütün adalar Ege adalarıdır, Yunan adaları olarak adlandırılamazlar. Ege denizi de Adalar denizidir, Yunan iç denizi değildir.
Son yıllarda Yunanistan’ın yine bir oldu bitti ile Türkiye’ye ait olan 16 ada ve 1 kayalığın (Ege’deki Koyun, Hurşit, Fornoz, Eşek, Nergizcik, Bulamaç, Kalolimnoz, Keçi, Sakarcılar, Koçbaba, Ardacık ile Akdeniz’deki Gavdos, Dhia, Dionisades, Gaidhouronisi, Koufonisi ve Venedik Kayalıkları) işgalini asla içimize sindirmeden bu hamleye mutlaka bir cevap vermeliyiz. Şunu unutmamız gerekir ki Yunanistan’ın bu illegal ilhaklarına ve Ege Denizini bir Yunan denizi haline getirmesine biz dur demezsek hiç kimse ne oluyor diye Yunanistan’a sormaz. Akılda tutulması gereken en önemli söz “Gidemediğin yer senin değildir”. Türkiye Cumhuriyeti, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile nasıl Akdeniz de bir deniz sınırı antlaşmasına gitmişse, ulusal dış politikamızda Ege ve Akdeniz adalarındaki Türk hakimiyeti olmazsa olmaz bir gerçektir. Bunu gerçekleştirdiğimizde de, Çakmak adını adalarımızdan birine vererek bunu taçlandıralım. Ama yaşamın olmadığı, insanın gidemediği hiçbir yer bir anlam ifade etmez. Türklerin denizi hatırlama zamanı geldi, bunu ülkemizin güvenliği, Mavi Vatan’ın emniyeti için zaman geçirmeden yerine getirelim.
Yunanistan revizyonist bir ülkedir. Bugüne kadar savaşmadan ve hatta savaşta yenilse dahi topraklarını “Megalo İdea” hedefi doğrultusunda genişleten bir ülkedir. 1919-1922 yıllarındaki Türk Kurutuluş Savaşında yenilmesine karşı Yunanistan, Batı Trakya’yı ve Saruhan adalarını (Midilli, Sakız) kendi topraklarına bağlayarak genişlemiştir. Megalo idea, Yunan tarihinin ünlü şairi ve ulusal kahramanı Rigas Ferreros’un (1757-1798) 1791 yılında Bükreş’te ilk çizdiği ve 1796 yılında Viyana’da bastırıp Yunanca konuşan bütün topraklara dağıtıp, hedef gösterdiği topraklara erişme arzusudur. Megalo idea kısaca Yunanistan’ın Bizans’ın en parlak dönemine geri getirme ideolojisidir. Bu haritada, Balkanların büyük bölümü, Anadolu’nun yarıdan fazlası, kendine göre Karadeniz’de Pontus bölgesi, Ege adaları ile Girit, Rodos, Kıbrıs, Trakya ve İstanbul, Yunan toprakları gösterilmektedir.
Türkler 1071 de Anadolu’ya girdikten 10 yıl sonra 1081 de Çaka bey komutasında ilk donanmayı tesis etmişler ve 1090 yılında Koyun adaları zaferi ile Ege denizindeki hakimiyet sürecini başlatmışlardır. Girit adasının 1669 yılında Osmanlı egemenliğine girmesi ile Ege denizindeki hakimiyet mücadelesi İstendil adası hariç tamamlanmış. 1715 te ele geçirilen İstendil adası ise Venedik ile yapılan 21 Temmuz 1718 tarihli Pasarofça anlaşması ile Osmanlı egemenliğine girmiştir. Ege, Venedik, Ceneviz, St.Jean Şövalyeleri ile yaklaşık 600 yıl süren bir mücadelenin ardından Türk iç denizi haline gelmiştir. Bu süreçte, Ege denizinde hiçbir zaman Yunan ve Rum hakimiyeti söz konusu olmamıştır. 1718 itibarıyla Ege de sahipsiz toprak kalmamıştır. Osmanlı devletinin Ege denizi hakimiyeti Yunanistan bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıktığı 24 Nisan 1830 a kadar kesintisiz devam etmiştir. Yunanistan bağımsız olunca Eğriboz adası, Kuzey Sporat ve Kiklat adaları Yunanistan’a Osmanlı devleti tarafından verilmiştir. Büyük devletlerin baskıları sonucunda Ege Adalarının Yunanistan’a verilmesi sırası ile 18 Ekim 1912 Uşi Antlaşması (İtalya 1912 de Trablusgarp savaşında Menteşe adalarını işgal etmiştir. 18 Ekim 1912 de imzalanan Uşi antlaşmasında adaların Osmanlı İmparatorluğuna geri verilmesi öngörülmüş anacak 8 Ekim de başlayan Balkan savaşının çıkması üzerine bu devir gerçekleşmemiş, Osmanlı devletinin adalar üzerindeki egemenlik hakları hukuki ve siyasi açıdan 24 Temmuz 1923 te imzaladığı Lozan antlaşmasına kadar devam etmiştir) , 17/30 Mayıs 1913 Londra antlaşması, 1/14 Kasım 1913 Atina Antlaşması diğer antlaşmalardır. Altı Büyük devlet 13 Şubat 1914 tarihinde Yunanistan hükümetine, 14 Şubat 1914 tarihinde Osmanlı imparatorluğuna tebliğ edilen kararı Osmanlı İmparatorluğu tarafından kabul etmemiştir. Süfera konferansında Altı Büyük devlet (Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya, Rusya, Fransa, İngiltere) ortak karar olarak Gökçeada, Bozcada, Meis adasının Türkiye’ye aide edilmesi, Osmanlı ülkesi ile adalar arası kaçakçılığın alınacak önlemlerin dışında Yunan hükümetinin tahkimat yapmaması ve adaları bahri ve askeri amaçla kullanmaması konusunda kendilerine ve Osmanlıya yeterli garanti vermesi şartı ile Yunanistan’a verilmesini önermişlerdir. Yunanistan 1912 yılında I. Balkan savaşında Osmanlı hakimiyetindeki Bozcaada, Gökçe ada, Taşoz, Limni, Bozbaba, Semadirek, İpsara, Ahikerya (İkaria), Sakız ve Midilli’yi, 1913 yılında II. Balkan savaşında da Sisam’ı işgal etmiştir. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan antlaşması Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven krallığı arasında imzalanırken, Trablusgarp savaşında İtalya tarafından işgal edilen adalar on iki ada (Menteşe adaları) İtalya’ya bırakılmış, Altı Büyük devlet kararı teyit edilmiş, Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya adaları (Saruhan adaları), Boğazönü adaları (Limni, Bozbaba, Semadirek) Yunanistan’a bırakılırken, Bozcaada, Gökçeada, Tavşan adaları Türkiye bırakılmıştır. Yunanistan ve Türkiye’ye aynı zamanda adalar için askersizleştirilmiş bir statü oluşturmaları istenmiştir. Türkiye egemenliğine bırakılan adalardaki statü, 1936 Möntro Boğazlar sözleşmesi ile sona ermiştir. İkinci dünya savaşının ardından Türkiye’nin taraf olmadığı ve ardından 10 Şubat 1947 de imzalanan Paris Barış antlaşması ile Lozan antlaşmasında İtalya’ya verilen Adalar silahsızlandırılmış olmaları şartıyla Yunanistan’a devredilmiştir. Yunanistan’a devredilen adalar Türkçe isimleri ile Batnoz, Lipso, İleryoz, Kelemez, İstanköy, İstanbulya, Sömbeki, İncirli, İleki, Herke, Rodos, Kerpe, Çoban, Meis’dir. Antlaşmada aynı zamanda bitişik adacıklar terimi de vardır ama bu ifade ile neyin kastedildiği tam belli değildir. Ama antlaşmada askersizleştirme durumunun gayri askeri statü altına konulması, bu adaların Türkiye’ye yakınlığı ve dolayısıyla Türkiye’nin güvenliği bakımından arz ettikleri önem üzerine alınan karardır. Lozan antlaşmasında bile Lord Cruzon tarafından, adaların Türkiye’ye karşı yöneltilecek saldırılarda kara, deniz, hava üssü olarak kullanılmayacak biçimde askerden arındırılacağına ilişkin kesin hükümler antlaşmaya eklenmiştir. Bu şartlar yerine getirilmez ise egemenlik devri de tartışmalı hale gelecektir.
Ege de temel mesele egemenliktir. Bunun nedeni de Yunanistan’ın bitmeyen talep ve emrivakileridir. Bu meselenin çözümü ise Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmeyen Ada, Adacık ve Kayalıklar (EGAYDAAK) ile doğrudan ilintilidir. 1996 yılında büyüklüğü kırk dönüm olan Kardak adaları krizi iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiştir. Ege denizi (Adalar denizi) için kendisi de İstanköy’lü olan İç işleri bakanı Şükrü Kaya 1936 de Ege deki 800 den fazla ada, adacık, kayalığa bayrak dikmek, isimleri yazılı çinko levhalar ve seyyar fenerler yerleştirme gibi devlet uygulaması yapılmıştır. Yunan Dışişleri bakanlığı 2011 yılında EGAYDAAK’lara yönelik Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Türkiye’nin Osmanlı imparatorluğunun halefi olması nedeniyle Ege Denizinde 937 ada, adacık ve kayalıklara sahip olduğunu yönelik açıklamasını resmi internet sitesinde yer vermiştir. Ayrıca Türkiye ile Yunanistan arasındaki kırılma noktaları arasında Gri bölgelere de yer vermiştir.
Ege de temel sorun Yunanistan’ın 1931 yılında görünürde sivil havacılık ve hava polisliği amacıyla hava sahasını 3 milden 10 mile çıkarması ile başlamıştır. Sonra sırası ile 1936 da Yunanistan karasularının 6 mile çıkarmıştır, 1952 yılında belirlene Uçuş Malumat Bölgesini (FIR) egemenlik alanı gibi kullanma girişimlerinde bulunmuştur, 1960’lardan sonra Ege’de Gayri Askeri Statüdeki Adaları silahlandırmıştır. 1973 ve 1987 yıllarında gündeme getirdiği ve Türkiye’nin çıkarlarını hiçe sayıldığı kıta sahanlığı sorununu yaratmıştır, 1987 yılında arama-kurtarma sahasını FIR ile kesiştirme isteği ile Türkiye’yi Anadolu’ya hapsetmeye ve Ege (Adalar) denizini Yunan iç denizi haline getirmeye çalışmıştır. Kardak kayalıklarının hakimiyeti tartışmaları ile başlayan EGAYDAAK sorunu 1996 yılında gündeme gelmiştir. Yunanistan Türkiye’ye ait olan bu adalara, adacıklara insan yerleştirerek sanki yaşam varmış gibi bir atmosfer yaratmaya çalışmıştır. Bunun en güzel örneği Eşek adası için nüfusu 150 olarak vermesidir. Mülteciler için bu adaları geçici göçmen toplama alanları olarak göstermeye çalışarak Avrupa Topluluğu ülkelerinin desteğini alarak EGAYDAAK sorununu Türkiye ile ikili görüşmeler yapmadan kendi isteği doğrultusunda çözmeye çalışmaktadır. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ın 2018 yılında Atina ziyaretinde Lozan antlaşması kapsamında her iki ülke için Ege de 3 millik karasuları genişliği uygulaması teklifi de karşılıksız kalmıştır. EGAYDAAK sadece küçük ada ve kaya parçası sorunu değildir. Türkiye’nin Ege denizindeki karasuları Ege denizinin %7.55 dir sadece EGAYDAAK karasuları ise %5.5 ine karşılık gelmektedir. EGAYDAAK karasuları Trakya bölgemizin (24.370 km2 ) yüzölçümünün yarısı kadar bir alandır. Şunu unutmamak gerekir ki uluslararası mahkemeler devlet uygulamalarını tek başına yeterli kanıt saymamaktadır. Eritre-Yemen arası adalar problemi, Palm adası davaları gibi birçok karar vardır. Filipinler’de ABD ve Hollanda’nın taraf olduğu Palm adası davasında hakem Max Huber “Bir devlete ait olduğu anlaşmalarla belirli olan bir toprak parçasında o devletin uzun yıllar devlet uygulaması yapmaması bu toprak parçasının ona ait olmadığını göstermez” yorumu Yunanistan’ın yaptığı haksız işgale en güzel cevaptır.
Richard Sennett Karakter Aşınması eserinde, İdeal insanın yerini İronik insanın aldığını. İnsanların güvensizlik hissi ile kayıtsızlığa kapıldığını ifade etmiştir. Bizler 21. Yüzyılda güçlü devletimize güveniyoruz ve ülkemizi ilgilendiren her olay karşısında ise son derece duyarlıyız. Devletimizi yöneten yetkililerden ise Adalar denizindeki Türkiye’mize ait EGAYDAAK lar için en kısa sürede bir eylem planı bekliyoruz. Ulusal kahramanlarımızın isimlerini de, bu adalarda devamlı yaşatmanın temennisini taşıyoruz. Revizyonist bir ülkeye dur demezsek yedi kez bizim alehimize büyüttüğü sınırları ile tatmin olmayacaktır. Yunanistan Adriyatik’ten başlayarak karasularını Ege ve Akdeniz’de tedricen genişletirken, Yunanlı siyasetçiler de strateji değil, taktik değiştirdik diyecektir.

KAYNAKLAR
1- Hazal Papuççular. Türkiye ve Oniki ada. 1912-1947. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul, 2019.
2- Ahmet Tetik. Fevzi Çakmak Batı Rumeli Nasıl Kaybettik? Garbi Rumeli’nin Suret-i Ziyaı ve Balkan Harbinde Garp Cephesi.
3- Jeffrey Holland. The Aegean Mission: Allied Operations in the Dodecanese, 1943. New York. Greenwood Press. 1988, s.12.
4- Şükrü S. Gürel. Tarihsel Boyut İçinde Türk-Yunan İlişkileri 1821-1993. Ümit Yayıncılık, Ankara 1993.
5- Ayşe Parlayan. Sakarya Meydan Savaşının Anatomisi. Selim Erdoğan ile söyleşi. Atlas Tarih Sayı:63, 2020.
6- Mustafa Kemal Atarük’ün 8 Eylül 1915 tarihinde Fevzi Çakmak Paşa’ya yazdığı mektup
7- Demirel A. Tek Partinin İktidarı: Türkiye’de seçimler ve siyaset (1923-1946) İstanbul: İletişim Yayınları. 2013.
8- Deringil S. Denge Oyunu: İkinci Dünya Savaşında Türkiye Dış Politikası, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. 2003
9- Demirel T. Türkiye’nin uzun on yılı Demokrat Parti İktidarı ve 27 Mayıs darbesi, İstanbul. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. 2011.
10- Hale W. Türkiye’de Ordu ve Siyaset. 1789’dan Günümüze, çev. A.Fetki. İstanbul; Hill Yayınları 1996.
11- Yaycı Cihat. Yunanistan Talepleri. Ege Sorunları Soru ve Cevaplarla. Türk Tarih Kurumu Ankara, 2020.
12- Kurumahmut Ali, Sertaç Hami Başaren Ege’de Gri Bölgeler Unutul(may)an Türk Adaları. Türk Tarih Kurumu Ankara, 2004.
13- Sennett Richard. Karakter Aşınması Ayrıntı Yayınları İstanbul, 2008.
14- Fevzi Çakmak Paşa’nın yeğeni Fevzi Çakmak beyden tarafıma iletilen bilgi notu, 2020.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ